Abdullah Öcalan, kurumsal devlet aklı karşısındaki yenilgisini örtmek amacıyla, belki de tarihte ilk defa bir mağlubiyetin teorisini yazarak ayakta kalmaya ve siyasi bir aktör olarak varlığını sürdürmeye çalışmıştır. Öcalan; Aristoteles başta olmak üzere Kant, Hegel, Descartes, Marx ve Smith gibi Batı düşünce dünyasını şekillendiren felsefi teorileri reddederek kendince özgün bir varoluş alanı inşa etme gayretindedir. Diğer bir ifadeyle o; çözümü ne Yunanlıların pozitif aklında, ne Marx’ın devlet-sınıf çelişkisinde, ne Almanların yüksek aklında, ne Fransızların deneyciliğinde ne de İngilizlerin ekonomi merkezli rasyonalizminde görmektedir. Tüm bu birikimleri reddeden Öcalan, devlet aklını dışlayarak “sezgiye” sığınan bir arayışa girdiğinin yanılgısıyla var olabileceğini düşünmektedir.
Kanaatimce belki de tarihte ilk kez bir figür, kurumsallaşmış aklın karşısına sezgiyi oturtmaya çalışmaktadır. Öcalan, kendi tabiriyle kurumsal devlet aklını “kastik bir katil” ilan ederek yeni bir çözüm arayışına yeltenmektedir. Bu doğrultuda Eksen Çağı’na giderek, çözümü tarihin derinliklerinde arama çabasına girişmiştir. Yani o, devlet aklı tarafından tahrip edilmeden önceki döneme, Zerdüştlüğe dayanan bir zeminde var olduğu kanısına varmıştır. Bu zemin üzerinden yola çıkarak; Demokratik Konfederalizm, Demokratik Ulus, Demokratik Özerklik ve Adem-i Merkeziyetçilik gibi proje ve kavramlarla siyaseten var olacağını varsaymaktadır. Üstelik bu tasarımını, kadın merkezli bir plan dahilinde hayata geçirme zahmetine katlanmıştır.
Bu durum, ilk kez bir insanın var olan nesnel tarihin tamamen karşısında konumlanmasıdır. Öcalan’ın bu devasa devlet aklının üstesinden gelmek için insan iradesini öne sürmesi, rasyonel bir yaklaşımdan ziyade ütopik bir çaba olarak karşımıza çıkmaktadır. Zira Öcalan, pozitif aklı reddettiği için geride ortaklaşa tartışılabilecek rasyonel bir zemin de bırakmamaktadır; çünkü onun tartışma zemini bizzat sezgidir. Kendince muazzam retorikler üreterek, kendisini her şeyin merkezine koyup bir “Kürt aklı” yaratma zahmetine girmiştir. Marx’ın Devlet-Sınıf tezini reforme ederek, bunu “Devlet-Komün” çelişkisine tahvil etmiş ve kendini bu yeni tez üzerinde konumlandırmıştır. Bu teorisini de kendi ifadesiyle Kurmançların sosyolojik olgusu üzerinde hayata geçirme çabasındadır. Geliştirdiği bu yeni tezler, Öcalan’ın önceliğinin artık yıllarca bütün enerjisini sarf ettiği “bağımsız ve birleşik Kürdistan” ideali olmadığını açıkça ortaya koymaktadır.
İşin en çelişkili yanı ise Öcalan’ın tüm bunları yaparken, İmralı Adası’nda bulunan ve kendi tabiriyle “Kastik Katil” olan devlet aygıtının izin ve nezaretinde gerçekleştiriyor oluşudur. Kendi aleyhine olan tek bir kelimenin bile dışarı sızmasını engelleyecek mutlak güce sahip olan bu yapı karşısında, Öcalan’ın kendisini hâlâ çözümün merkezinde görmesi büyük bir tezat barındırır. Devlet aklının gücü ortadayken ve kendisi de bu gücün bir mahkûmuyken, nasıl olur da o katille masa başında eşit bir “başmüzakereci” olduğu yanılgısına düşebilmiştir? Gerçi Öcalan, rasyonel aklı dışladığı için bu durumu bir problem olarak görmemektedir; onun zemininde akıl değil, sezgi hakimdir.
- Sponsorlarımız -
Öte yandan Öcalan, kendisini Kurmançların kurucu aklı olarak konumlandırırken, bu çıkışın yüzyıllardır Kürtler adına yapılmış olan isyanların bir devamı olmadığını da ilan etmektedir. Kendini öyle bir algıya kaptırmıştır ki, hiçbir kültürün veya medeniyetin tarihsel devamı olmadığını sanmaktadır. Öcalan, tek kelimeyle sadece “Öcalan” olmak istemektedir. Bunun ne kadar mümkün olabileceğini ise bize ancak tarih gösterecektir. Kanaatimce mevcut siyasi ve felsefi kelimeler, Öcalan’ın bu nevi şahsına münhasır dünyasını ve içine düştüğü paradoksu anlamakta kifayetsiz kalmaktadır.