Gazete Pan
  • FİKİR
    • TARİH
    • TEOLOJİ
    • EDEBİYAT
    • ARKEOLOJİ
    • GENEL
    • SOSYOLOJİ
    • PSİKANALİZ PSİKOLOJİ
    • ANTROPOLOJİ
    • DİĞER
  • ANALİZ
  • İSTİHBARAT
  • ORTADOĞU
  • FELSEFE
  • GÜNDEM
  • YAZARLAR
Site İçi Arama
  • Advertise
© 2023 Gazete Pan
Okuma: Tanrı Yoksa Bile Onu İcat Etmek Gerekirdi: Voltaire ile Bakunin Arasında, Türkiye’nin Aşınan Vicdanı ve İnançla Barışma Meselesi
Paylaş
Bildirim daha fazla göster
Aa
Aa
Gazete Pan
Site İçi Arama
  • FİKİR
    • TARİH
    • TEOLOJİ
    • EDEBİYAT
    • ARKEOLOJİ
    • GENEL
    • SOSYOLOJİ
    • PSİKANALİZ PSİKOLOJİ
    • ANTROPOLOJİ
    • DİĞER
  • ANALİZ
  • İSTİHBARAT
  • ORTADOĞU
  • FELSEFE
  • GÜNDEM
  • YAZARLAR
bizi takip et
  • Advertise
© 2023 Gazete Pan
Gazete Pan > Blog > Felsefe > Tanrı Yoksa Bile Onu İcat Etmek Gerekirdi: Voltaire ile Bakunin Arasında, Türkiye’nin Aşınan Vicdanı ve İnançla Barışma Meselesi
Felsefe

Tanrı Yoksa Bile Onu İcat Etmek Gerekirdi: Voltaire ile Bakunin Arasında, Türkiye’nin Aşınan Vicdanı ve İnançla Barışma Meselesi

SERDAR TAPTI
Son güncelleme: 2026/10/12 at 10:45 PM
SERDAR TAPTI
Paylaş
25 dk okuma
Paylaş

“Başkaları uğrunda veya hakikat için, adalet ve iyilik için yapılan mücadele, her zaman, hayatın sınırlı ve nihaî olduğunun inkârıdır.”

— Doğu Batı Arasında İslâm

Bugünkü yazımda, tartışmayı teolojik bir zemine taşıyıp Tanrı’nın varlığını kabul ettirme ya da reddettirme çabasına dönüştürmeden, Tanrı inancı ile ahlak arasındaki bağ üzerinde durmak istiyorum. Bu bağı hayatın içinden örneklerle ele alarak, inancın vicdanımızda, davranışlarımızda ve birlikte yaşama biçimimizde nasıl bir karşılık bulduğunu tartışmayı amaçlıyorum. Belki böylece hem kendi zihnimde hem de okuyucularımın zihninde yeni sorulara ve birlikte düşünmeye bir kapı açabiliriz.

Bu tartışmaya bugün neden ihtiyaç duyuyoruz? İçinden geçtiğimiz tarihsel dönemde toplumsal ve ahlaki yozlaşmanın, özellikle bizim toplumumuz olmak üzere birçok toplumu aşındırdığını görüyoruz. İnsanların amaçsız kalmasının aşırı bireyselliğe yol açtığı, aşırı bireyselliğin de toplumsallığı aşındırdığı tarihsel gelişim içerisinde görülmüştür. Özgürleşme diye sunulan şeyin ise insanı ve toplumu atomize eden bir sürece dönüştüğü de görülmektedir.

Bu yaşananlar karşısında, inanç ve ahlak üzerine yürüttüğümüz tartışmaları toplumsal yaşamla birlikte değerlendirmek gerekiyor. Toplumumuzun ve insanlığın gittiği noktayı gözeterek, bu tartışmaların ve fikirsel yaratım süreçlerinin hayatla kurduğu bağ içerisinde ele alınması gerektiğini savlamaya çalışıyoruz. Bu konudaki düşüncelerimizin de böyle bir değerlendirme içinde netleşmesini istiyoruz.

- Sponsorlarımız -

Düşünceyi toplumsal yaşamla birlikte ele almak, bilgiye nasıl yaklaştığımızı da tartışmayı gerektiriyor. Çünkü burada ele aldığımız inanç ve ahlak meselesi, bilginin insanın yaşayışına nasıl bir istikamet verdiğiyle de ilişkilidir.

Ben kendi düşünce dünyamda daha ziyade ilim kavramını kullanmayı doğru bulurum. İlim, bilginin analiz edilerek insanın hayatı, ahlakı ve toplumsal yaşayışı üzerinden bir perspektif oluşumuna katkıda bulunmasıdır. Bilgi, bu ilişkilerden koparılarak kendi başına yeterli görüldüğünde, kuru bir bilgi birikimine dönüşebilir. Böyle bir perspektif oluşumuna katkıda bulunmuyorsa, kuru bilgi nedir ki? Benim üzerinde durduğum, bilginin hikmete dönüşmesidir. Hikmet, bilginin derininde yatan manayı ve gayeyi kavramak, görünenin ardındaki manaya yönelmektir. Bilgi bu manayla yoğrulduğunda, insanın hayatına ve arayışına bir istikamet verir.

İnanç üzerine ortaya konulan düşünceleri de insanın hayatına ve arayışına verdikleri istikamet bakımından ele almak istiyoruz. Bu nedenle tartışmayı, Tanrı inancının insan hayatındaki yeri konusunda birbirine karşıt iki yaklaşım ortaya koyan düşünür üzerinden yürütmeyi düşünüyoruz: Fransız Devrimi’ne giden süreçte düşünceleriyle etkili olmuş, Batı Aydınlanmasının önemli isimlerinden Voltaire ile anarşizmin önde gelen teorisyenlerinden Mihail Bakunin. Önce bu iki düşünürün Tanrı inancı ve insanın özgürlüğü üzerine ortaya koydukları tezleri ele alacak, ardından bu tezler üzerinden inanç, vicdan ve toplumsal ahlak arasındaki bağı tartışmaya açacağız.

Voltaire şöyle demiş: “Tanrı var olmasaydı, onu icat etmek gerekirdi.” Bakunin ise bu sözü tersine çevirerek şöyle der: “Tanrı gerçekten var olsaydı, onu ortadan kaldırmak gerekirdi.”

Bu iki söz arasındaki karşıtlık, inancın insanın özgürlüğünde ve toplumsal hayatında nasıl bir yer tuttuğunu düşünmek için tartışmamızın başlangıç noktasını oluşturuyor.

- Sponsorlarımız-

I. Bakunin: Tanrı’nın Otoritesi ve İnsanın Özgürlüğü

Jean-Jacques Rousseau

“Yalnızca arzuların dürtüsüne uymak köleliktir; kendimize koyduğumuz yasaya itaat etmek ise özgürlüktür.”— Toplum Sözleşmesi, I. Kitap, VIII. Bölüm

- Advertisement -

Bakunin’in sözünü, ortaya çıktığı dönemin dinle kurduğu ilişki içerisinde ele almak gerekiyor. Dünyadaki eşitsizliklerin, adaletsizliklerin, yolunda gitmeyen birçok işin Tanrı’nın varlığıyla izah edilmeye çalışılmasına duyulan tepki, dönemin rüzgârları içerisinde anlaşılabilir. Zira Hristiyan toplumu engizisyonlar görmüş bir toplumdur. Her ne kadar Aydınlanmacı Türk tarih geleneği bunu göz ardı etse de Avrupa, dinî çatışmalarda çok büyük kayıplar vermiş, çok büyük bedeller ödemiş bir uygarlıktır. Bu sebeple o dönemin ilerici diye tanımlanan düşünce dünyasında dine karşı çok büyük bir karşıtlık olduğu gözümüzden kaçmamaktadır. O kadar ki bu karşıtlığın toplumsal muhalif olmanın neredeyse ön koşulu hâline getirildiği dönemler dahi olmuştur.

Fakat bu tartışmanın, sosyal adaletçi çizgiyle Tanrı’nın varlığı arasındaki ilişkiyi izah etme konusunda çok yetersiz bir düşünce geleneği oluşturduğunu da söylemek isterim.

Bakunin’in bir gerekçesi var. Tanrı’nın mutlak otoritesinin insanın özgürlüğüyle çeliştiğini düşünüyor. Fakat burada bir hususun altını çok belirgin çizmek lazım: Bir üst yaratıcı inancı, insanın özgürlüğüne doğal bir sınır koyar. Bu, düşünce sisteminin doğasında vardır.

Özgürlüğe sınır konulması ise var olan bir şeyi yok etmek için yeterli bir dayanak değildir. Eğer Tanrı varsa, onun varlığıyla barışmalı ve bu varlık üzerinden bu tip düşünsel uğraşlara girilmelidir. Eğer zaten yok olduğu kabul ediliyorsa, yok olan bir şeyi bir daha yok etmek anlamsızdır. Dolayısıyla biz bu argümanı yeterli bulmuyoruz.

Bu itirazı biraz daha açtığımızda, Bakunin’in yaklaşımının iki açıdan ciddi bir mantıksal hata içerdiğini düşünüyoruz. Öncelikle, özgürlüğün daha derinden tanımlanmaya çalışıldığı bir zaman diliminde yaşayan Bakunin, belki de sınırsız özgürlüğü sınırsız hareket etme serbestisi olarak düşünmüştür. Bugün de karşı karşıya olduğumuz bu düşünsel ikileme daha önce değinmiştim (Deniz Göktaş ile ilgili “Nefretin Özgürlüğü Olmaz” yazım). Orada da belirttiğim gibi, insanlar toplu hâlde yaşamaya başladıkları anda özgürlüklerinin bir kısmından vazgeçerler. Yalnızken yapabildiğimiz birçok şeyi toplum içerisinde yapamamamız da bunu bize gösteriyor. Burada zorunlu olarak uyulması gereken kuralların, toplum yaşamının aksamamasını sağlayacak ölçüde tutulması akılcı ve hak olandır. Aksi takdirde her sınırlama, bir özgürlük itirazıyla karşı karşıya gelir.

İkinci düşünsel açmaz ise Tanrı, yani yaratıcı kavramına yüklenen özelliklerle ilgilidir. Bu anlayış, yaratıcının farklı biçimlerde tanımlandığı birçok inanç biçimini de görmezden gelir. Yaratıcı her inanç sisteminde mutlak bir otorite olarak ortaya konulmaz. Otoritesinin daha sınırlı düşünüldüğü, hatta otorite olarak tanımlanmadığı inanışlar da vardır. Özellikle son dönemde karma düşüncesi etrafında şekillenen birtakım inanışlar, Dürzî toplumunun inanışları ve Yunanların çoklu tanrı anlayışı, Tanrı kavramına yüklenen özelliklerin çeşitliliği bakımından ele alınabilir. Dürzî inancının ana metinlerine erişimin sınırlı olması, bu konuda ayrıca dikkat gerektirir.

Yunan tanrılarının daha güçlü insanlar gibi tasvir edilmesi, iyi, kötü, çirkin birçok tanrının bulunması da Tanrı kavramına ilişkin âlemimizde ortak bir profil olmadığını gösterir. Dolayısıyla her inanç sistemi, insanların mutlak bir otoriteye sığınması anlamına gelmez.

Bu iki itirazla birlikte Bakunin’in sözüne yeniden bakalım: “Tanrı gerçekten var olsaydı, onu ortadan kaldırmak gerekirdi.” Bu, ateizm doktrininin temel tezi değildir. Fakat ateist cenahta çokça bilinen ve sıkça dile getirilen bir sözdür. Söyleniş biçimiyle, Tanrı’yı baba gibi gören ve babasına küsmüş bir çocuğun şımarık feryadı gibi duruyor. Bunu ateizme yakın bir düşünceden ziyade böyle bir mızıldanma olarak telakki etmek gerekir kanaatimce.

II. Voltaire: Tanrı Yoksa Bile Onu İcat Etmek Gerekirdi

İbn Haldun

“Dinî yöneliş, aynı asabiyeti paylaşan insanlar arasındaki karşılıklı kıskançlığı giderir ve onları hakikate yöneltir.”— Mukaddime, III. Bölüm, 5. Kısım

Voltaire’in düşünce dünyası bu açıdan farklı bir nitelik taşır. Ona atfedilen “Tanrı var olmasaydı, onu icat etmek gerekirdi” sözü, Türkçeye zaman zaman “var etmek” biçiminde aktarılmış olsa da özgün ifadedeki karşılık “icat etmek”tir.

Voltaire, genel olarak deist bir düşünür olarak değerlendirilir. Bu yaklaşım, evrenin ve varlığın temelinde aşkın bir yaratıcı ya da üst bir iradenin bulunduğunu kabul eder; ancak belirli bir dinî geleneğe bağlılığı zorunlu kılmaz. Bu nedenle Voltaire’i burada belirli bir dinin mensubu olarak değil, din ve inanç olgusuna ilişkin düşünceleri bağlamında ele almak gerekir.

Söz konusu ifade, sosyolojik açıdan inançların bireyler ve toplumlar üzerindeki düzenleyici işlevine dikkat çeker. Voltaire’in yaklaşımı, aşkın bir inancın ahlaki sınırların belirlenmesine ve toplumsal düzenin korunmasına katkı sağlayabileceği düşüncesini yansıtır. Bu değerlendirmeyi ele almak için belirli bir dinî aidiyete sahip olmak gerekli değildir.

İnancın insan hayatındaki bu yerini iki yönüyle düşünebiliriz. Bir tarafıyla inanç, düşünce dünyasının aradığı hakikate ulaşmak için bir yol açar. Hakikat arayışı da insanın hayatını ve toplumsal yaşayışını düzenleyen ahlaki duyguların güçleneceği bir mevzi olarak görülebilir. Diğer taraftan, bir üst yaratıcının koyduğu kurallara uyma düşüncesi, toplumun nizamı açısından önem taşır.

Bu perspektiften baktığımda, Voltaire’in sözünde korunan esas değerin toplum düzeni ve inancın bu düzen içerisindeki yeri olduğunu düşünüyorum.

Peki, buradan baktığımızda hangisinin sözü ateizme daha yakındır: Voltaire’in mi, Bakunin’in mi? Birisi, Tanrı yoksa bile onu icat etmek gerektiğini söylüyor. Diğeri ise Tanrı’nın varlığını bir varsayım olarak kabul edip özgürlüğünü sınırladığı için ortadan kaldırılmasını istiyor. Var olan bir şey yok edilir. Bakunin’in sözünün içinde bu kabul, bir varsayım olarak da olsa vardır.

Her inanç bir varsayımdır. Dolayısıyla burada benim dikkatimi çeken, bu varsayımla nasıl bir ilişki kurulduğudur. Voltaire, yokluğu ihtimalinde bile Tanrı fikrinin toplumdaki yerini düşünürken Bakunin, varlığı ihtimalinde Tanrı’yı karşısına alır. Lafın bâtınına baktığımda, Bakunin’in sözünde Tanrı’yla karşı karşıya gelme hâlinin, dolayısıyla Tanrı inancının izinin çok daha belirgin olduğunu düşünüyorum.

Benim kanaatim, bu iki sözün kuruluşuna baktığımızda, Voltaire’in yaratıcı fikrine Bakunin’den çok daha mesafeli ve daha gerçekçi bir pozisyonda durduğudur. Birinde toplumsal nizamı gözeten aklın sözünün, diğerinde bu otoriteye karşı yükselen duygunun sözünün öne çıktığını düşünüyorum.

Voltaire’in sözü, Tanrı’nın olup olmamasını bile ikinci planda bırakan bir noktayı temsil ediyor olabilir. Bu sözün altından böyle bir anlam da çıkar: Varsa da yoksa da toplumlara bir inanç lazım. Burada belirleyici olanın, inancın toplum hayatındaki gerekliliği olduğunu düşünüyorum.

III. İnanç, Vicdan, Adalet ve Toplumsal Ahlak: İnsan Kime Karşı Sorumludur?

Immanuel Kant

“İki şey zihnimi sürekli artan bir hayranlık ve saygıyla doldurur: üzerimdeki yıldızlı gökyüzü ve içimdeki ahlak yasası.”— Pratik Aklın Eleştirisi, Sonuç

İnancın toplum hayatındaki gerekliliğini tartışırken, özgürlükle toplumsal yaşam arasındaki ilişkiye yeniden dönmek gerekiyor. Ben başından beri özgürlük tanımının kendi içerisinde kısıtlamayı da içerdiğini savunageldim. Mutlak özgürlük, eski bir filozofun söylediği üzere, ancak insanın tek başına yaşaması hâlinde mümkün olabilir. Dolayısıyla uzun yıllardır liberal ve sol çevrelerde karşılık bulmuş olan sınırsız özgürlük anlayışı, bizim savunduğumuz bir düşünce değildir.

Toplumda yaşamak mutlaka belli davranışsal ve ahlaki sınırlar gerektirir. Bu sınırların üst ve genel normlarla belirlenmesi kanımca daha akılcı olandır. Siyasi farkımız da bunların belirlenmesi sürecinde ortaya koyacağımız perspektifte kendini gösterir. Özgürlüğü tanımlayan bir özne olarak kendi tanımımızı ortaya koymalı, makul olan sınırlarla makul olmayan sınırlar arasındaki mücadelede taraf olmayı seçmeliyiz. Burada pozisyonumuz, daha sürdürülebilir bir dengeyi savunan taraf olmaktır.

Özgürlüğü sınırsız bir ideal olarak algılamak ise toplumsal yaşamı reddetmektir. Dolayısıyla toplumsal bir yaşamı savunan bir düşünce akımının mutlak özgürlük anlayışından kaçınması ve farkını bu sınırların nasıl konulacağı konusunda göstermesi, kanımca doğru olandır.

Bu nedenle özgürlük düşüncesini, toplumsal yaşamda vicdan ve adaletin nasıl güçlendirilebileceğiyle birlikte ele almayı ve inancın bu denklemdeki yerini irdelemeyi gerekli görüyorum.

Vicdan ve adaletin toplumdaki en önemli taşıyıcısı çoğunlukla inanç olmuştur. İnsanların yaratıcıya olan inancı, bireylere sınırlar koymuş; toplumsal ve siyasal hayatta ise kurallar ve normlar oluşturarak sosyal hayatın ihtiyaç duyduğu adalet ve vicdan nosyonunu bazı durumlarda sağlamıştır.

Bu bağı gündelik hayatın içerisinde de düşünebiliriz. Bir işverenin, kimsenin denetlemediği bir durumda dahi işçinin hakkını eksiksiz vermesi; bir insanın kendi yakını haksız olduğunda onun tarafını tutmaması; bir kamu görevlisinin kendisine sunulan menfaati reddetmesi, vicdanın adaletle buluştuğu yerlerdir. Burada insanın yapabileceğiyle yapmayı hak gördüğü arasında bir sınır oluşur. Yaratıcıya karşı hesap verme düşüncesi, kişinin kendi çıkarına rağmen hakkı gözetmesi gibi davranışlarda vicdani bir sorumluluk olarak kendini gösterebilir.

Toplumsal hayatta işverenlik, yöneticilik veya hüküm verme gibi konumlarda bulunan insanların elinde, başkalarının hayatını etkileyen güç ve imkânlar vardır. Bu konumlarda bulunanların da bir ahlaki ölçü karşısında sorumlu olması gerekir. Dünyevi denetimlerden kaçabilmek, yapılan haksızlığın hesabından da kaçabilmek anlamına gelmediğinde, inanç vicdan ve adalet açısından önemli bir dayanak hâline gelir.

Fakat inancın gerekli olduğu tarafta durmam, sırf bir faydacılığa dayanmıyor. İnsanın hakikate uzanan yolun bir ömre sığmayabileceğini düşünmesi, bir sonraki yaşama yahut bir döngüye inanması, yalnızca toplumsal nizam açısından ele alınamaz. Bunun insanın varlığı ve hakikat arayışıyla ilgili bir tarafı da vardır.

Bu arayış içerisinde yaratıcı inancı bana da akla yakın gelmektedir. Hatta bunun belki de bir kaçınılmazlık olduğunu düşünüyorum. Fakat bir yaratıcıya inanmakla o yaratıcının nasıl tanımlanacağı çok ayrı konulardır. Spinoza ve Einstein’ın Tanrı kavramına yüklediği mana da bu ayrımı düşünmek için önemlidir.

Burada yaratıcıya ilişkin farklı tahayyüllere geçiyoruz. İnsanın hayatına müdahale eden bir yaratıcı düşüncesiyle, varlığın bütününde kendini gösteren bir düzen düşüncesi, Tanrı kavramına farklı manalar yükler. Benim üzerinde durduğum, insanın bu farklı tahayyüller içerisinde kendisini aşan bir varlıkla nasıl ilişki kurduğudur.

Spinoza’nın “Tanrı ya da Doğa” anlayışında Tanrı, doğanın dışında duran ve ona dışarıdan hükmeden bir yaratıcı olarak ele alınmaz. Varlık, Tanrı’nın yahut doğanın zorunlu düzeni içerisinde düşünülür. Einstein da Spinoza’nın Tanrısı’na olan inancını, var olanın düzenli uyumuna duyduğu inançla ifade eder. Onun burada sözünü ettiği Tanrı, insanların kaderleri ve davranışlarıyla ilgilenen bir Tanrı değildir.

Burada tasavvuf geleneğinde kendine yer bulan vahdet-i vücûd anlayışıyla da bir bağ kurulabileceğini düşünüyorum. Varlığın birliği ve âlemde Hakk’ın tecellilerini görme düşüncesi, Tanrı ile varlık arasındaki ilişkiyi başka bir yönden ele alır. Spinoza’nın yaklaşımıyla bu anlayış arasında, varlığı birlik içerisinde düşünmeleri bakımından bir yakınlık görüyorum.

Einstein’ın “Tanrı zar atmaz” diye bilinen sözü de düşünce dünyasında çokça tartışılmıştır. Bu söz, kuantum fiziğinin olasılıklı açıklamalarına itirazı içerisinde söylenmiştir. Fakat sözün bâtınına baktığımda, varlığın gelişigüzel işlemediğine, ardında kavranabilir bir düzen bulunduğuna duyulan inancı da görüyorum. Buradaki kurguyu, varlığın işleyişindeki örgü ve düzen manasında ele alıyorum.

Varlıkta bir düzen bulunduğuna inanmakla, insanın kendi hayatını ahlaki bir ölçü içerisinde düzenlemesi arasındaki bağ da burada önem kazanır. Benim aradığım, insanın kabul ettiği bu düzen içerisinde kendi yerini ve başkasına karşı sorumluluğunu nasıl düşündüğüdür.

Yazının bir yerinde de söylediğim gibi, her inanç bir varsayımdır. Einstein’ın sözünde de böyle bir düzenin bulunduğuna ilişkin bir kabul vardır. Benim burada üzerinde durduğum, bu kabulün insanın varlığı anlama ve hakikate ulaşma arayışındaki yeridir.

Dolayısıyla bir yaratıcıya inanırsak yahut onun varlığını varsayarsak, bu yaratıcının tanımı ve ona yüklenen nosyon önem kazanır. İnançların yorumlanmasında, özellikle semavi dinlerin metinlerinin ele alınışında farklı ve esnek yaklaşımlar bulunması da bu arayışa bir alan açar.

Hak ve hakikat arayışı içerisinde olan zihinlerin bir kısmı, arayışlarının temeline inancı koyar ve onu hakikate uzanan yolun bir parçası olarak görür. Hakk’a yönelişleri de bu arayış içerisinde mana bulur: Hakikat Hakk’ta ise Hakk’a itaat, hakikate itaat üzeredir. Bu söz ekseninde hareket eden insan için inanç, hakikati arayışına ve hayatına istikamet verir.

Bu açıdan bir yaratıcıya inanmanın toplumsal hayatta müsbet karşılıkları olabileceğini, insanın düşünce dünyasına da sınırlar getirebileceğini düşünüyorum. Toplum doğru yönetildiğinde, bu inanç toplum hayatında önemli bir eksikliği giderebilir. Bu sebeple yaratıcı düşüncesini dışlayan bir düşünce biçimi olarak ateizmin, insanlığın düşünsel gelişiminde çok daha büyük bir yeri olduğunu düşünmüyorum.

Bugün ateizm dediğimiz kavramın bazı biçimlerinin deizme yaklaştığını düşünüyorum. Burada kastettiğim, belirli bir dinin Tanrı tasavvurundan uzaklaşırken insanın kendisini aşan bir düzen fikrine yönelmesidir. Bu yönelişin farklı karşılıklarını karma düşüncesi etrafında şekillenen inanışlarda ve deizmin bazı yorumlarında görebiliriz. Bunları aynı düşünce biçimi olarak ele almıyorum; benim dikkatimi çeken, insanın kendi isteğini aşan bir ölçü aramasıdır. Kendi nefsini dönüştürmesi, sadeleşmesi ve hayatına ilkeler koyması gibi yönelimleri de bu arayış içerisinde düşünüyorum.

Bu anlamıyla benim durduğum yer, inançla barışmak ve bu konu üzerine daha doğru düşünerek toplumsal hayatın şekillenmesinde nasıl bir yol açabileceğimizi aramaktır. İnancın insanın vicdanında, adalet anlayışında ve birlikte yaşama biçiminde nasıl bir karşılık bulacağı üzerinde durmayı gerekli görüyorum.

IV. İnançtan Hakikate, Hakikatten Toplumsal Nizama: Doğu’nun Hikmet Damarı ve Bizim Durduğumuz Yer

 Ernst Bloch

“Felsefe, yarının vicdanına, geleceğe bağlılığa ve umudun bilgisine sahip olacaktır; yoksa artık hiçbir bilgiye sahip olmayacaktır.”— Umut İlkesi, GirişVoltaire ve Bakunin üzerinden açtığımız tartışma, bizi kendi düşünce dünyamızda inancın nerede durduğu sorusuna getiriyor. İnancın toplumsal hayattaki gerekliliğini kabul etmekle, insanın hakikat arayışında ona bir yer açmak birbirini tamamlayan iki yönelimdir. Benim durduğum yerde, insanın yaratıcıya olan inancı ile vicdanı, adalet anlayışı ve birlikte yaşama iradesi arasında kurulabilecek bağ önem taşır.Bu bağın tarihsel karşılıklarını, düşünsel dayanaklarımızdan biri olan Doğu uygarlıklarında da görebiliriz. İnancı içselleştiren insanların toplumsal hayatı düzenleyen, dayanışmayı geliştiren ve hakkaniyete yönelmeye çalışan girişimleri, bu uygarlıkların ilerletici güçleri arasında yer almıştır. Burada üzerinde durduğum güç, bu insanların iradesinde ve davranışlarında kendini gösterir. İnanç, onlar için hakikati aramanın ve hayatlarını ahlaki bir ölçü içerisinde şekillendirmenin bir aracı hâline gelir.Medine Vesikası, farklı inançlara sahip toplulukların ortak bir hayatın sorumlulukları içerisinde bir araya getirilmesi bakımından önemli bir örnektir. Müslümanların, Yahudilerin ve diğer toplulukların kendi dinî varlıklarını koruyarak ortak güvenlik ve yükümlülükler etrafında bir düzen kurmaları öngörülmüştür. Burada birlikte yaşamanın, herkesin aynı inanca sahip olmasını gerektirmeyen bir zemini vardır. (islamansiklopedisi.org.tr⁠)Ben Medine Vesikası’nın ruhunda, farklılıklarıyla birlikte toplumsal bir bütün oluşturabilme iradesini görüyorum. Doğu toplumlarının tarihinde kültürler arası birlikte yaşama ve hakkaniyete yönelme çabalarını düşünürken, bu iradenin önemli bir dayanak olduğunu düşünüyorum. Bugün de üzerinde durmamız gereken, farklı inançların ortak hayat içerisinde birbirlerinin varlığını tanıyarak nasıl bir nizam kurabilecekleridir.Vakıf geleneği de inancın toplumsal sorumluluğa dönüşmesinin somut karşılıklarından biridir. İnsanların kendi imkânlarını yemek dağıtan imaretlere, tedavi sağlayan darüşşifalara, eğitim kurumlarına, su yollarına ve çeşmelere ayırmaları, şahsi varlıklarının toplumun ihtiyacıyla buluşmasını sağlamıştır. (islamansiklopedisi.org.tr⁠) İnsanın elinde bulunanı bütünüyle kendisine ait görmeyip başkasının ihtiyacını da hesaba katması, burada üzerinde durduğumuz vicdani sınırın hayata yansımasıdır.Ahilikte de mesleki hayatın ahlaki bir ölçü içerisinde düzenlenmesiyle karşılaşırız. Doğruluk, güvenilirlik, cömertlik ve dayanışma gibi değerlerin mesleğin icrasıyla birlikte ele alınması, insanın yaptığı işten ve başkalarıyla kurduğu ilişkiden sorumlu tutulmasını sağlamaya yönelmiştir. (islamansiklopedisi.org.tr⁠) Kazanç, kendisini sınırlayan bir ahlaki ölçüyle birlikte düşünüldüğünde, ekonomik hayatın toplumdan kopmasına karşı da bir dayanak oluşur.Bu örneklerde benim dikkatimi çeken, inancı içselleştiren insanların kendi varlıklarını aşan bir sorumluluk duygusuyla hareket etmeleridir. Hakikat arayışında inancı bir araç olarak gören insan, bu arayış içerisinde kendi menfaatini sorgulayabilir, nefsine sınır koyabilir ve başkasının hakkını gözeten bir ahlaki duruş geliştirebilir. Doğu’nun hikmet damarında bulduğum mana da burada toplumsal bir karşılık kazanır: İnsanın kendisini bilmesi, kendi sınırlarını ve başkalarına karşı sorumluluğunu da düşünmesini gerektirir.Sürdürülebilir Denge düşüncemiz açısından da bu sorumluluk önemlidir. Özgürlüğün, gücün, kazancın ve siyasi iradenin hangi ölçüler içerisinde kullanılacağını birlikte düşünmeliyiz. Bu ölçülerin oluşmasında, insanın içselleştirdiği inancın vicdanıyla ve hakikat arayışıyla kurduğu bağı değerlendirmeyi gerekli görüyorum.Bu tarihsel örnekler ve düşünsel dayanaklar, Türkiye’de inanç meselesini nasıl ele aldığımızı da yeniden düşünmeyi gerektiriyor. Özellikle bizim ülkemizdeki Aydınlanmacı zihniyetin inanç konusunda çok flu bir alan yarattığını düşünüyorum. Ateizmle deizm kavramları birbirine girmiş; inanç meselesi çoğunlukla İslamiyet üzerinden ele alınırken, farklı yaratıcı tahayyülleri ve inanç biçimleri görünmez kılınmıştır. Bütün bunların aynı kefeye konularak batıl inançlar olarak görülmesi, inancın insanın düşünce dünyasındaki ve toplumsal hayattaki yerini de tartışmanın dışına itmiştir. Bizim esas karşı çıktığımız budur.Ben, bir yaratıcıya olan inancın insan toplumlarının ve insan vicdanının gelişiminde çok önemli bir etkisi olabileceğini savlıyorum. İnancı içselleştiren insanın, bu inanç içerisinde şekillenen hakikate yönelme duygusunu önemsiyorum. Yaratıcıyla hakikat arasında kurulan bağ, insanın kendisini, kendi menfaatini ve başkasına karşı sorumluluğunu düşünmesinde bir dayanak oluşturabilir. İnanç da bu arayış içerisinde insanın vicdanına ve ahlaki duruşuna istikamet veren bir araç hâline gelebilir.Dolayısıyla benim durduğum yer, yaratıcı inancının hakikat arayışıyla birleştiğinde insanın ve toplumun hayatında nasıl bir karşılık bulabileceğini düşünmektir. Bu bağı önemseyen bir insanın herhangi bir dinî aidiyet taşımasını da gerekli görmüyorum. İnancın bu yerini kabul eden, onu vicdan ve adaletle birlikte düşünen insanla ortak bir düşünsel zeminde buluşmayı makbul buluyorum. Burada savunduğum, insanın kendi isteğini aşan bir ölçüyle ilişki kurabilmesi ve bu ilişkinin başkasının hakkını gözeten bir toplumsal sorumluluğa dönüşmesidir.Bu yazı, üniversite yıllarında siyasal düşünceler tarihi derslerinde okuduğum iki düşünürün zihnimde yer etmiş sözlerinden hareketle kaleme aldığım bir fikir yazısıdır. Tartışmanın sınırlarını inanç, vicdan ve toplumsal yaşam arasındaki bağ üzerinde tuttum. Maksadım, teolojik yahut akademik bir çalışma ortaya koymaktan ziyade, zihnimde uzun zamandır yer tutan bu konuyu okuyucularımla birlikte düşünmeye açmaktır. Bu düşünceleri, meseleye ilgi duyanların ve okuyucularımın takdirine sunuyorum.

Kaynakça

1. Voltaire — Épître à l’auteur du livre des Trois Imposteurs (1769).“Tanrı var olmasaydı, onu icat etmek gerekirdi” sözünün geçtiği manzum mektup. Türkçede başlığı Üç Sahtekâr Kitabının Yazarına Mektup olarak karşılanabilir.2. Mihail Bakunin — Tanrı ve Devlet.Tanrı’nın otoritesi ile insanın özgürlüğü arasındaki karşıtlığı kurduğu ve Voltaire’in sözünü tersine çevirdiği eser.3. Aliya İzzetbegoviç — Doğu Batı Arasında İslâm.İnanç, ahlak, insanın anlam arayışı ve uygarlık üzerine değerlendirmeleriyle girişteki tartışmanın ve epigrafın kaynağı.4. İbn Haldun — Mukaddime.Özellikle üçüncü bölümdeki dinî yöneliş, asabiyet ve toplumsal birlik ilişkisine dair bahisler. İkinci bölümün epigrafı bu tartışmadan alınmıştır.5. Jean-Jacques Rousseau — Toplum Sözleşmesi, Birinci Kitap, VIII. Bölüm.Doğal özgürlük, toplumsal yaşam ve ahlaki özgürlük arasındaki ayrım; birinci bölümün epigrafının kaynağı.6. Baruch Spinoza — Ethica (Etika).Özellikle Tanrı ve doğa ilişkisini ele alan birinci bölüm ile insanın tutkuları ve özgürlüğü üzerine bölümler.7. Immanuel Kant — Pratik Aklın Eleştirisi, Sonuç.“Üzerimdeki yıldızlı gökyüzü ve içimdeki ahlak yasası” ifadesinin, üçüncü bölümün epigrafının kaynağı.8. Ernst Bloch — Umut İlkesi, Giriş.Hakikat arayışını, geleceğe yönelişi ve yeni bir dünya düşüncesini birlikte ele alan eser; son bölümün epigrafının kaynağı.9. Albert Einstein — Max Born’a 4 Aralık 1926 tarihli mektup.“Tanrı zar atmaz” diye bilinen sözün özgün bağlamı. Mektup, Born–Einstein Mektupları içinde yayımlanmıştır.10. Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi — “Medine Vesikası”, “Vakıf”, “Ahîlik” ve “Vahdet-i Vücûd” maddeleri.Yazıdaki tarihsel örnekler ve kavramsal açıklamalar için başvurulabilecek kaynaklar: Medine Vesikası⁠, Vakıf⁠, Ahîlik⁠, Vahdet-i Vücûd⁠
Önerilen Okumalar* Lev Tolstoy — Din ve Ahlak. İnanç ile ahlaki sorumluluk arasındaki ilişkiyi başka bir düşünce geleneğinden tartışmak isteyenler için.* Ali Şeriati — Dine Karşı Din. İnancın toplumsal hayattaki karşıt kullanımları üzerine düşünmek için.* Cemil Meriç — Bir Dünyanın Eşiğinde. Doğu’nun düşünce dünyasını ve Hint uygarlığını, Batı merkezli okumaların ötesinde tanımak için.

İLGİLİ YAZILAR

İslam’ın Akılcı Damarı: Mevali Entelektüalizmi ve Mutezile

Öcalan ve İmralı Dönüşümü: Mağlubiyetin Teorisi ve Sezginin Siyaseti

Marksist Gelenekte Halkların Kaderi, Ulusların Serencamı

Descartes Rüya Argümanı; İtirazlar ve Yanıtlar

Max Scheler: Fenomenoloji, Değer Etiği ve Kişi Felsefesi

SERDAR TAPTI 12 Ekim 2026 12 Ekim 2026
Bu Makaleyi Paylaşın
Facebook Twitter Whatsapp Whatsapp Copy Link Print
Paylaş
Önceki Makale Dağ’ın Yokluğunda Zindan, Mezar ve Siyaset
Sonraki Makale Öcalan ve İmralı Dönüşümü: Mağlubiyetin Teorisi ve Sezginin Siyaseti
Yorum bırakın Yorum bırakın

Bir yanıt yazın Yanıtı iptal et

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

SOSYAL MEDYADA BİZ

130 Takip Beğen
2k Takip Takip Et

SON EKLENENLER

İslam’ın Akılcı Damarı: Mevali Entelektüalizmi ve Mutezile
Felsefe Teoloji 13 Ekim 2026
Öcalan ve İmralı Dönüşümü: Mağlubiyetin Teorisi ve Sezginin Siyaseti
Analiz Felsefe 13 Ekim 2026
Dağ’ın Yokluğunda Zindan, Mezar ve Siyaset
Analiz Politika 12 Ekim 2026
ABD Neden Suriye Kürtlerinden Uzaklaştı?
Analiz 3 Haziran 2026

İLGİLİ YAZILAR

FelsefeTeoloji

İslam’ın Akılcı Damarı: Mevali Entelektüalizmi ve Mutezile

GÜRGÜN KARAMAN GÜRGÜN KARAMAN 13 Ekim 2026
AnalizFelsefe

Öcalan ve İmralı Dönüşümü: Mağlubiyetin Teorisi ve Sezginin Siyaseti

DR. ŞÜKRÜ ERDOĞAN DR. ŞÜKRÜ ERDOĞAN 13 Ekim 2026
Felsefe

Marksist Gelenekte Halkların Kaderi, Ulusların Serencamı

admin admin 19 Mart 2026
Felsefe

Descartes Rüya Argümanı; İtirazlar ve Yanıtlar

admin admin 2 Kasım 2025
Gazete Pan
bizi takip et
Welcome Back!

Sign in to your account

Şifrenizi mi kaybettiniz?