FEYZİ ÇELİK
“Dostluk, hakikati birbirimizden esirgememeyi gerektirir.”
— Serdar Taptı
Zindan-Dağ-Mezar diyalektiğinden “Dağ” unsuru çekilip çıkarıldıktan sonra, “Zindan” ile “Mezar”ın bir arada tutulup tutulamayacağına dair ciddi kaygılar ortaya çıktı. Bu durum, özünde tasfiye dayatmasının “entegrasyon” adı altında kabul ettirilmek istenmesine karşı gelişen reaksiyonu kırmaya yönelik yeni hamlelerin devreye sokulduğunu gösteriyor. 33 yıllık tutuklu Çetin Arkaş’ın “…sert kayalara çarpacaklar” ifadesi, tam da bu kırılmanın ve yeni dönemin başlangıç noktası haline geldi.
Apo’nun kendisi “Apocu” olmaktan uzaklaşırken, kolonyal hizada konumlanan kesimlerde farklı bir Apoculuk biçimi ortaya çıktı. Bu çelişki, tabanda ister istemez “Bu Apo, bizim zihnimizdeki Apo değil” düşüncesini şekillendirmeye başladı. Gelişen bu sorgulamanın önü ise meselenin en kritik ve duygusal boyutunu oluşturan “şehitler” söylemi üzerinden alınmaya çalışılıyor.
- Sponsorlarımız -
Bu öyle bir hamle ki, düne kadar farklı kulvarlarda durup bir anda Apocu kesilen çevrelerde dahi bocalama ve farklı yönelimler doğurdu. Şehitler olgusunun bu şekilde gündeme taşınması ve basit bir propaganda aracına dönüştürülmesinin nerelere varabileceğini, hatta mevcut süreci nasıl bir tıkanıklığa sürükleyebileceğini öngörmek zor değil.
Hangi toplumda olursa olsun, “belirli” bir amaç uğruna çıkılan yolda hayatını kaybeden ya da yaralanan kişiler adeta kutsal bir anlayışla anılırlar. Ancak son dönemlerde bazı şehirlerde, daha önce hayatını kaybetmiş militanların isimleri açıklanarak onlar adına toplu taziye törenleri düzenlenmektedir. Sürece olumsuz yansıma olasılığı bulunsa da bu törenlerin gündeme getirilme nedeninin, sürece yöneltilen eleştirileri karşılamadaki yetersizlikler olduğu olasılığı da göz ardı edilmemelidir. Bu yetersizlikler, sürecin ana dinamiklerinden biri olan “mezar” kavramı devreye sokularak aşılmaya çalışılmakta ve mevcut durumda bu eylemler bir perdeleme görevi görmektedir. Bununla birlikte, söz konusu eylemlerin giderek yaygınlaşması, devlet tarafının kayıplarının da karşıtlık temelinde gündeme gelmesine yol açarak süreci provokasyonların hedefi hâline getirebilmektedir. Avrupa’da yayın yapan Özgür Politika gazetesinin son dönem manşetlerinde bu ailelerin mensuplarına yer vermesi ve bu konuyu sıkça işlemesi, “şehitlik” söyleminin bir tür tasfiye sürecini görünmez kılma işlevi gördüğünün örnekleri olarak değerlendirilebilir. Devlet bunu, sürecin akamete uğraması hâlinde Kürt tarafının yeni bir hamle hazırlığı olarak da okuyabilir.
Hatırlanacağı üzere bu sürecin başlangıcı da Ali Haydar Kaytan ve Rıza Altun’un şehadetlerinin ilan edilmesiyle gerçekleşmişti. O dönemin Tunceli Valisi, klasik bir devlet refleksiyle Dersim’de kurulmak istenen taziye çadırını suç sayıp yasaklama yoluna gitmişti. Ancak Valinin dediği olmadı ve Vali merkeze çekildi. O gün yaşanan bu merkeze çekilmenin, devletin özünün değişmesi ya da devlet kodlarının değişmesi anlamına gelmediğini bugün çok daha açık bir biçimde anlıyoruz.
Öcalan; içlerinde Diyarbakır Cezaevi vahşetini bizzat yaşayanların da bulunduğu geniş bir Kürt kesimi tarafından devlete teslim olmuş, bu teslimiyetin sonucunda da PKK’yi silahsızlandırarak örgütsel yapıyı devlete entegre etmeye çalışan biri olarak görülüyor. Buna karşın, gerek kendi partisi gerekse kitlesel taraftarlarının gözünde halen direnişi sürdüren bir lider portresi çizmeyi sürdürüyor.
Ancak en ilginç ve çelişkili tablo, Türk milliyetçilerinin Öcalan’a yönelik ayrışan yaklaşımlarında ortaya çıkıyor. Ana damar milliyetçi partinin lideri düzeyinde Öcalan, muhatap alınıp fiili bir statü tanınması gereken bir aktör olarak değerlendirilirken; İYİ Parti ve Zafer Partisi çizgisinde ise halen “bebek katili” söylemiyle tanımlanmaya devam ediyor. Bu tablo ister istemez şu soruları gündeme taşıyor: Öcalan gerçekten kimdir, kime hizmet etmektedir ve mevcut iktidar Öcalan’ın önünü açarak ona mı hizmet etmektedir?
- Sponsorlarımız-
Karmaşık bir politik denklemle karşı karşıyayız. Mevcut gidişat, Öcalan’a örtük veya fiili bir statünün verildiğini gösteriyor. Fakat burada asıl mesele, bu statünün sürdürülebilirliğinin devletin dayattığı şartları yerine getirebilecek bir Öcalan’ın varlığına ve ağır esaret koşullarına rağmen ona bağlılığını koruyan aktif bir yapının bulunmasına bağlı olmasıdır.
Nitekim Cemil Bayık ve yönetimi, bir yandan hazırlanan çerçeve yasasının kendi taleplerini karşılamadığını beyan ederken, diğer yandan sırf Öcalan’la yüz yüze görüşebilmek adına İmralı’ya gitmeye hazır olduklarını ifade ediyorlar. Devletin Öcalan’a fiziki özgürlüğünü tanımayacağını onlar da gayet iyi biliyor. Buna rağmen içine düştükleri temel çözümsüzlük, politik iradeyi ve çözüm imkânını büyük ölçüde Öcalan’ın şahsına bağlamış olmalarından kaynaklanıyor.
AKP ve Erdoğan siyasetini doğru okumak, bugünkü politik tabloyu anlamak açısından önemli. Erdoğan, kendisine karşı gelişen ve birbirine zıt görünen dinamikleri bile kendi siyasetinin bir parçası haline getirebilen bir siyaset yürütüyor.
- Advertisement -
AKP ve Erdoğan, esasen Türkiye siyasetinin merkezindeki o tarihî tıkanmanın ve sistem krizinin bir sonucu olarak iktidara geldi. İktidara geldikten sonra kapatılma davalarından ciddi kriz anlarına kadar pek çok zorlu eşikten geçerek bugünlere ulaştı. Ancak bu süreçte iktidarını korumak için köklü bir reform ya da demokratik bir düzeltme yolunu seçmedi. Aksine, “boşalt-doldur” yöntemiyle kendisini devlet iktidarının önceden belirlenmiş kalıplarına yerleştirerek varlığını sürdürdü.
Zaman içerisinde kendi kurucu ve önemli kadrolarını tasfiye edip dışlasa da, partiyi doğrudan bir “devlet aparatına” dönüştürmeyi başardı. Böylece gücünü toplumsal tabandan ziyade devletin bürokratik ve kurumsal yapısından alan bir mekanizma kurdu. Bugün hem kendi yandaşları hem de muhalefet odakları üzerinde önemli bir hâkimiyet kurmuş durumda. İstihbarat ve denetim ağlarını büyük ölçüde merkezileştirerek toplumsal ve siyasal alanda neler olup bittiğini yakından takip ediyor ve gerektiğinde yönlendiriyor.
Öcalan’ın devlet açısından taşıdığı önem de burada ortaya çıkıyor. Devletle uzun yıllara dayanan, çetin bir savaşı bizzat yürütmüş bir isim olarak Öcalan’ın Türkiye devletini okuma ve tanıma kapasitesi birçok aktörden daha fazladır. 12 Eylül askerî rejimini, Özal’ı, Demirel’i, Erdal İnönü’yü, Ecevit’i, Çiller’i ve nihayetinde Erdoğan’ı en iyi tahlil edebilecek figürlerden biri yine kendisidir. Bu durum Öcalan’ı önemli bir aktör konumuna getiriyor. Ne var ki bu durum, Öcalan’ın hamlelerinin Kürtlerin çıkarına mı yoksa devletin stratejisine mi hizmet ettiği sorusunu büyütüyor. Bu, onun tamamen devlete bağlandığı anlamına gelmez; ancak ağır esaret koşullarında yürüttüğü siyasetin, niyetinden bağımsız olarak böyle bir sonuç doğurma riskini barındırır.
Buna rağmen, bu konumun genç ve dinamik bir toplumsal tabana sahip Kürtlerin lehine bir dinamiğe dönüşme ihtimali, iktidar açısından bir risk de taşıyor. Daha açık bir ifadeyle, “Kendi iktidarımız tehlikeye girer mi?” endişesi, bu imkânın devlete sağladığı fırsatların daha ileri götürülmesinin önündeki en önemli engellerden biri olarak duruyor.
Öcalan’ın yürüttüğü bu “tek kişilik satranç”, hem kendisi açısından hem de devlet açısından riskli bir süreçtir. Stefan Zweig, tek kişilik satranç oyununu insanın kendi kendisiyle mücadele ettiği, oyuncunun kendi kendisinin rakibi haline geldiği ve sonunda zihinsel bir çıkmaza sürüklendiği bir durum olarak anlatır. Öcalan’ın durumunda da buna benzer bir dinamik ortaya çıkıyor. Devletin yerine geçerek onun adına hamle yapma arzusu, zamanla kendi varlığını zayıflatabilecek bir noktaya ulaşabilir. Öcalan belki de bunun farkında. Tek kişilik satranç hamlelerinin kendi sonunu hazırlayabileceğini gördüğü için devlet cephesinde güvensizlik yaratacak kadar bocalayan bir duruş sergilemeye başlamış olabilir.
Erdoğan’ın süreç karşısındaki kaygısında ve meseleyi ağırdan alma stratejisinde bu durumun izleri görülüyor. Erdoğan adeta şu mantıkla hareket ediyor: “Gerekirse bazı tavizler veririm; ancak bunu o kadar zamana yayarak ve geciktirerek yaparım ki, karşı taraf o hakları elde ettiğinde artık onları işletecek ve kullanacak kabiliyetten yoksun kalmış olur.” Nitekim yürürlüğe konan hamleler, verilen her şeyi zaman içinde etkisiz ve işlevsiz hale getirmeye yönelik bir zamana yayma politikasının ürünü olarak okunabilir.
Devlet açısından bazı belirsizlikler devam etse de, geçmişteki hatalardan ve aleyhine gelişebilecek muhtemel senaryolardan ders çıkarmış bir Erdoğan gerçeğiyle karşı karşıyayız. Erdoğan bu kez süreci tüketerek, zamana yayarak ve yıpratarak sürdürme; günün sonunda ise tamamen kendisine muhtaç kılınmış bir Kürt siyaseti yaratma eğiliminde. 2015’tekine benzer biçimde önünü net göremediği, riskli bir seçim sürecine girmek istemeyecektir. Masaya konan denklem yalnızca “şimdi destek ver” pazarlığından ibaret değil; 2028 seçimlerini aşan, kendisini 2034 yılına kadar iktidarda tutacak taşların döşenmesini gerektiriyor. Ancak böyle bir güç tahkimatından sonra “Kürtleri hukuk içine alma” hamlesini daha rahat oynayabileceğini düşünüyor olabilir.
Yine de bütün bu stratejik hesapların ulaşacağı noktanın garantisi yok. Bu sebeple 2027’nin sonu ya da 2028’in başı itibarıyla aktörlerin nasıl bir tutum takınacağı belirsizliğini koruyor. Buna rağmen iktidar, Öcalan üzerinden ihtiyaç duyduğu zamanı kazanabileceğini hesaplıyor.
Sonuç olarak ortaya çıkan tablo, devleti tanıma kapasitesi yüksek bir liderin Öcalan üzerinden yürüttüğü siyaset ile iktidarın süreci zamana yayarak kendi konumunu güçlendirme çabasının iç içe geçtiğini gösteriyor. Öcalan’ın devletle kurduğu ilişki ve Kürt siyaseti üzerindeki etkisi bu süreçte önemli bir faktör olarak duruyor. Ancak politik iradenin ve çözüm imkânının tek bir kişinin şahsına bağlanması da başlı başına bir sorun oluşturuyor.
İktidarın süreci zamana yayarak bazı hakları geciktirme ve sonunda etkisiz hale getirme hesabı varsa, bunun da uzun vadede sonuç vereceğinin bir garantisi yok. Çünkü toplumsal talepler devletin belirlediği zamanlamaya göre şekillenmiyor. Kürt meselesinin çözümü, hakların ertelenmesi veya pazarlık konusu yapılmasıyla kalıcı hale gelemez.
Verilen hakları geciktirerek boşa düşürme stratejisi ile esaret altında yürütülen denge arayışları sonunda aynı tıkanıklığa çıkabilir. Toplumsal gerçekliğe dayanmayan ve kitlelerin adalet arayışını yalnızca bir pazarlık unsuruna indirgeyen hiçbir siyasal hesap uzun süre ayakta kalamaz.
“Denge, her adımda durup yolu yeniden tartışmak değildir; menzili kaybetmeden yürümek, yol menzilden koptuğunda ise yönünü değiştirebilmektir.”
— Serdar Taptı, Sürdürülebilir Denge