“İktidar, insanın yalnızca eylemde bulunma değil, birlikte eylemde bulunma yeteneğine karşılık gelir.”
Hannah Arendt — Şiddet Üzerine
İstanbul Barosu seçimleri, içinde bulunduğum meslek grubu olması hasebiyle hem benim hem de bağlı bulunduğum Mezopotamya Hukukçular Grubu’nun gündeminde önemli bir madde olarak duruyor.
Kürt ve Türk yurtsever, demokrat ve aydın görüşlü meslek mensuplarını rahatsız edecek türden bir saflaşma var. Bu saflaşma, ülke siyasetinin genel dinamiklerini maalesef baro seçimlerine de taşıyor. Zira ulusalcı diye nitelendirdiğimiz siyasal kesimin birden fazla adayla seçime girdiği ve bu adayların her birinin birbirinden müstesna ulusalcılar olduğu, daha ilk bakışta insanın yüzüne açıkça çarpıyor.
- Sponsorlarımız -
Bu durumda özellikle biz Kürt avukatların önünde çok ciddi bir açmaz duruyor. Bir taraftan ülkenin genel siyasetinde rijit bir Kürt düşmanlığı yapan kesimlerle birlikte seçime giren dostlarımız var.
Biz bu siyasete hangi meşruiyet temelinden hareket ederek oy vereceğiz?
Bu yazıda, yazının boyutunu gözeterek seçime katılan bütün adayları değil, üç grubu inceleyeceğiz. İbrahim Kaboğlu’nun temsil ettiği grubu, Hasan Kılıç’ın temsil ettiği damarı ve özellikle incelemeye değer bulduğum BAK grubunu ayrı başlıklar altında ele alacağız. Kaboğlu’na ilişkin değerlendirmemizi de kendi bölümünde yapacağız.
Bu gruplar üzerinden yapacağımız değerlendirmeler, duruşumuzu ve fikrimizi ortaya koymak açısından önemlidir. Yapmak istediğimiz şey, bu grupları toplumsal barış yanlısı Kürt ve Türk aydınlarının perspektifinden mercek altına almak ve barış yanlısı güçlerle bu ülkenin genel siyasetinde birlikte yürüyebileceğimiz grupları değerlendirmektir. Bulundukları pozisyonları ele aldıktan sonra kendi düşüncelerimizi ve eğilimimizi ortaya koyarak yazıyı nihayetlemeyi düşünüyoruz.
Ulusalcı Siyaset, Gerilen İlişkiler ve Kaçınılmaz Kopuşu Erteleme Telaşı
“Başkaları hakkında somut, anlayışlı ve farklı sesleri birlikte duyarak düşünmek, yalnızca ‘biz’ hakkında düşünmekten daha verimli —ve daha zordur.”
- Sponsorlarımız-
Edward Said — Kültür ve Emperyalizm
İbrahim Kaboğlu’nun temsil ettiği siyasi hat, kendisinin de artık açıkça deklare ettiği üzere ulusalcı siyasettir. Yeni Partili kimliğini ortaya koymuş olması da bu konudaki ısrarını göstermektedir.
Elbette İbrahim Kaboğlu’nun, hepimiz gibi, herhangi bir siyasi partide yer alması ve o partinin siyasi çizgisine yakın duran bir düşünsel hat ortaya koyması bir haktır ve meşrudur. Bu konuda söyleyecek bir kelamımız yoktur.
- Advertisement -
Lakin bu siyaseti bize dayatmaya çalışması ve ittifakın kuruluş biçimi, bundan sonraki ittifaklarda ve ülkenin genel siyasetinde toplumsal barış yanlısı güçlerin ulusalcı refleksler karşısında sinik ve silik bir aparata dönüşmesinin yolunu açabilir. Buna müsaade etmemek için elimizden gelen gayreti ve uğraşı göstereceğimizi şimdiden bu siyasi hatta da ifade ediyoruz.
Bileşen yapısına bakıldığında, ÖHD’li dostlarımız dışında grubun büyük çoğunluğunun ulusalcı reflekslere ve siyasete aklını ve beynini teslim etmiş bir siyasi ekolün temsilcileri olduğu rahatlıkla görülebilecektir. Burada şahıslar değil, izlenen siyasi hat bizim önceliğimizdir. Yoksa herhangi bir adayı yıpratma gibi bir çabam bulunmamaktadır.
Arkadaşlarımızın “ehvenişer”, yani “kötünün iyisi” mantığıyla sarıldığı bu ulusalcı siyasete bir meşruiyet zemini bulma çabası, zihinlerde kabul görmemiştir. Diğer grupların çoğunun stantlarında da bir aidiyet duruşu hissetmememe rağmen, Sayın Kaboğlu’nun masasında da herhangi bir aidiyet hissi görmedim. Bu ittifak, birçok dostumuzun kafasında da bir ikna olmuşluk yaratamamıştır.
Dolayısıyla İbrahim Kaboğlu’nun etrafında kurulan ittifak, bugün itibarıyla Kürt avukatlar nezdinde, “bizim çocukların başımıza açtığı” bir zorunluluk ve sıkıştırılmışlık duygusuyla hareket edilen bir ittifak izlenimi vermektedir.
Sayın Kaboğlu’nun siyaset tarzı ve grup içerisindeki yaklaşımı, özellikle barış yanlısı güçlere karşı küstah ve kabacıdır. Muhataplarını eşit bir ortak olarak görmek yerine onlara yerlerini bildirmeye kalkışan bu üstten tavır, ortaklık hukukundan ne anlaşıldığını da ortaya koymaktadır.
Bu tavra ilişkin bizzat yaşadığım bir örnek de vardır. Kendisine basın toplantısında, toplumsal barış süreciyle ilgili baronun duruşunu sorduğumda, hâlâ YouTube’da kayıtları duran açıklamasında, “Toplumsal barış projesine inanacak kadar enayi değiliz” diyerek tavrını açıkça ortaya koymuştur. Bu sözün ne tekzibi gelmiştir ne de bu konuda bir gönül alma girişimi olmuştur. Dolayısıyla madem hoca bu hareketiyle “atış serbest” dedi, biz de bundan sonra dilimizi prangalarından azat ederiz hoca.
Ayaklar baştan azade değildir. Ayağa talimatı veren baştır. Ekip çalışmasında lider baş, diğerleri uzuvlardır. Bütün uzuvlar, başın üreteceği siyaset üzere hareket ederler. Bu baş tek bir kişiden oluşmak zorunda değildir; ortak bir akıldan da oluşabilir. Ama şimdi karşımızda olan baş ulusalcı bir baştır. Biz onun ayakları olmaya çalışıyorsak bu, kabul edilebilecek bir durum değildir.
Biz ayak değiliz. Ayak olsak da onların ayağı değiliz. Baş doğru ise ayak olmak da sorun değildir. Mesele baş ya da ayak olmakta değil, hangi siyasi hatta ve hangi istikamette yürüdüğümüzdedir. Yanlış başa ayak olan, gidilen yerin sonuçlarına da katlanır.
Biz burada olacaksak ortak aklın bir parçası olarak bu yapı içerisinde olmalıydık. Fakat gördüğüm, üstten, ukala ve küstah bir siyaset yapan bir meslek grubu lideri ve onun etrafında kümelenmiş ulusalcı bir siyasettir.
Benim görüşüm şudur: Her ne kadar bizim çocuklarımızın bizi sürüklediği yer burası olsa da biz o başa ayak olmayacağız diyoruz.
Dostlarımıza da tavsiyemiz, bu başa ayak olmamalarıdır.