Descartes, insanın sahip olduğu inançlarda kesin bilgiye ulaşmanın yollarını arıyordu. İlk Felsefe Üzerine Düşünceler adlı eserinde, hangi inançlarımızdan tam olarak emin olabileceğimizi ve bu yolla gerçek bilgiye nasıl ulaşabileceğimizi sorgular. Önce, önündeki ateşin başında oturduğundan emin olduğunu söyler. Ancak hemen ardından, bu inancın aslında kesin olamayabileceğini fark eder; çünkü daha önce de rüyalarında, ateşin yanında oturduğuna inanmış, uyanınca bunun yalnızca bir düş olduğunu görmüştür. Böylece şu temel soruya varır:
“Şimdi rüya görmediğimden nasıl emin olabilirim?”
Bu soru, Descartes’tan önce de dile getirilmiştir (örneğin Zhuangzi’nin ünlü kelebek rüyası, Platon’un Theaetetus’u veya Aristoteles’in Metafizik’inde olduğu gibi). Fakat bu sorunun peşine ısrarla düşüp sistemli bir biçimde yanıt arayan ilk filozof Descartes’tır. Ona göre, rüyaların insanı kolayca aldatabilmesi, duyularımıza bütünüyle güvenemeyeceğimizin kanıtıdır. Ancak yine de Descartes, iyi ve adil bir Tanrı’nın bizi sürekli yanıltmayacağını varsayarak duyularımıza bir ölçüde güven duymak ister.
Rüya olgusu, “şu anda doğru sandığımız her şeyin aslında yanlış ve bir rüya ürünü olabileceği” yönündeki kuşkucu düşüncenin temel kanıtıdır. Descartes, rüyaların çoğu zaman uyanıkken yaşadığımız deneyimlere çok benzediğini kabul eder. Bu görüş, felsefede “rüya hakkındaki yerleşik anlayış” olarak bilinir. Rüya sırasında kişi, yaşadığı şeyin bir rüya olduğunu fark etmez; o an, uyanık hayatın içindeymiş gibi hisseder. Descartes’a göre, rüya deneyimi ile uyanık yaşam arasında özsel bir fark yoktur; bu yüzden hiçbir belirti, kişinin şu anda rüyada olmadığından kesin biçimde emin olmasını sağlayamaz. Sonuç olarak, önündeki nesnelerin gerçekten var olup olmadığından da emin olamaz.
- Sponsorlarımız -
Rüya argümanı, Descartes’ın ünlü kuşku yönteminin ilk adımıdır. Bu yöntemle Descartes, doğru olduğunu düşündüğü her inancı en sert şekilde sorgular, onu yanlışlama olasılığı bulmaya çalışır. Böylece, geride yalnızca sarsılmaz ve kuşkuya kapalı olan “kesin bilgi” kalacaktır.
Rüya argümanı, uykuda görülen rüyalarla uyanık yaşamın aynı içeriğe sahip olabileceği varsayımıyla başlar. Descartes, rüya ile gerçeklik arasında öyle bir benzerlik olduğunu düşünür ki, insanlar rüya gördükleri halde uyanık olduklarına kolayca inanabilir. Bu argüman, daha sonra geliştirdiği kötü cin (evil demon) varsayımıyla da benzer yapıdadır.
Her iki durumda da Descartes şu sonuca ulaşır:
Eğer duyularım beni yanıltabiliyorsa, hatta kötü niyetli bir varlık bana sahte bir dünya gösterebiliyorsa, o halde şu anda yaşadığım şeylerin gerçekten var olduğundan asla emin olamam.
İlk Felsefe Üzerine Düşünceler yayımlandıktan sonra, Descartes’ın rüya argümanına birçok eleştiri yöneltildi. Bu eleştirilerin odak noktası, “rüya ile uyanıklık arasında kesin bir ayırıcı işaret yoktur” iddiasıdır.
Thomas Hobbes, uyanık yaşamda saçmalığın bulunmamasını temel fark olarak görür (Hobbes, 1651: Bölüm 2). Uyuyan kişi, rüyasının tuhaflığını fark edemez; oysa uyanık kişi, düşüncelerinin tutarlı ve mantıklı olduğunu bilir.
- Sponsorlarımız-
John Locke ise acı kavramı üzerinden bir karşılaştırma yapar. Descartes’a, “ateşin içinde olmayı rüyada görmekle, gerçekten ateşin içinde olmanın aynı şey olmadığını” hatırlatır (Locke, 1690). Locke’a göre rüyalarda bedensel acıyı gerçekte olduğu gibi hissedemeyiz. Eğer bu doğruysa, Descartes’ın “rüyayı uyanıklıktan ayıran hiçbir kesin belirti yoktur” önermesi zayıflar.
Descartes ise rüyaların sınırsız biçim değiştirici (protean) olduğunu savunur. Yani, rüyalar uyanık yaşamda olabilecek her türlü deneyimi taklit edebilir; hiçbir uyanık deneyim yoktur ki rüyada benzer şekilde yaşanamasın. Ancak Locke, bu iddiada bir açık bulduğunu düşünür: “Rüyalarda acı hissedilmez.” Modern bilimsel araştırmalar bu konuyu incelemiş ve rüyalarda gerçekten yerel, kısa süreli acıların hissedilebildiğini, fakat bunların çok nadir olduğunu göstermiştir (Zadra vd., 1998; LaBerge & DeGracia, 2000). Dolayısıyla deneysel bulgular, Locke’un iddiasını reddeder ve Descartes’ın görüşünü destekler: rüyalar, uyanıklık deneyiminin her türünü yeniden üretebilir. Bu durumda uyanıklıkla rüya arasında temel bir fark yoktur ve kesinlik hâlâ ulaşılamaz.
Bir başka ayırt etme denemesi “tutarlılık ilkesi”dir (Malcolm, 1959). Bu görüşe göre, yaşadığımız anı, yaşamımızın genel akışıyla ilişkilendirebiliyorsak uyanığız demektir. Uyanıkken düşüncelerimiz daha eleştireldir ve olayları geçmişle bağlantı kurarak değerlendirebiliriz. Fakat bu ölçüt de kesin değildir; çünkü bazı rüyalar da hayatımızın akışıyla bağlantılı olabilir. Bu yüzden, “rüya ile gerçekliği kesin olarak ayırmak mümkün değildir” görüşü genel kabul görür. Ancak bu durumun bilgimizi gerçekten sarsıp sarsmadığı konusu hâlâ tartışmalıdır.
- Advertisement -
Descartes’ın kuşkuculuğuna alternatif bir yanıt Ernest Sosa tarafından geliştirilmiştir (2007). Sosa’ya göre, “rüya görürken aslında hiçbir şeye inanmıyoruz; yalnızca hayal ediyoruz.” Rüyalar, inanç değil, hayal gücü ürünüdür. Bu yüzden, rüyalar bizi aldatamaz ve uyanıkkenki inançlarımızı da tehdit etmez.
Ancak Ichikawa (2008) bu görüşe katılmaz. Ona göre, rüyalar gerçekten inanç üretmese bile, uyanık yaşamla öznel olarak ayırt edilemeyen deneyimler yaratır. Bu durumda, “şimdi gerçekten uyanığım” demek yine epistemik olarak temelsizdir; çünkü deneyim açısından fark hissedemeyiz. Dolayısıyla, ister rüya ister uyanıklık olsun, deneyim düzeyinde kesin bir ayrım yapılamaz ve Descartes’ın kuşkusu tam olarak ortadan kalkmaz.
Ben Springett