Anaksagoras, Hegesibulus’un (ya da Eubulus’un) oğlu olup, günümüzde Türkiye’nin batı kıyısında yer alan Klazomenai (Klasomenae) kentinde doğmuştur. Diogenes Laertios’un aktardığına göre (Diels-Kranz [DK] 59 A1; Antik Felsefe Doksografisi makalesine bakınız), Anaksagoras aristokrat ve toprak sahibi bir aileden geliyordu, ancak mirasını felsefe öğrenimi için terk etmiştir. (Felsefi bilgisini nasıl edindiği kesin olarak bilinmemektedir.) Muhtemelen M.Ö. 5. yüzyılın ortalarına doğru, belki daha da erken bir tarihte Atina’ya gelmiş, Atinalı general ve siyasetçi Perikles’in dostu ve himayesindeki bir kişilik olmuştur.
Anaksagoras’ın Atina’daki zamanı konusunda çeşitli görüş ayrılıkları vardır; Diogenes Laertios, onun genç yaşta felsefe öğrenmek için Atina’ya geldiğini belirtir. Bazı araştırmacılar, onun Atina’ya gelişini Pers istilası dönemi olan M.Ö. 480 yılına kadar götürür (O’Brien 1968, Woodbury 1981, Graham 2006), bazıları ise daha geç bir tarih olan M.Ö. 456 yılını savunur (Mansfeld 1979; ayrıca bkz. Mansfeld 2011 ve Aristotle üzerine analizler; bu tarih tartışmaları hakkında detaylı bilgi için Sider 2005’e bakınız).
Anaksagoras’ın düşüncelerinin Sophokles, Euripides ve belki Aiskhylos gibi tragedya yazarları tarafından bilindiği oyunlarından anlaşılmaktadır (Seneca, Doğa Üzerine Sorular adlı eserinde [4a.2.17], bu yazarların Nil Nehri’nin kaynağı hakkındaki görüşlerini Anaksagoras’la paylaştıklarını ima eder); onun çalışmaları komedya yazarı Aristophanes’e de aşinaydı (Curd 2007, Sider 2005; bkz. Mansfeld 1979).
Anaksagoras en az yirmi yıl boyunca Atina’da yaşamıştır. Dinsizlikle (ve muhtemelen Perslere yönelik siyasi sempati anlamına gelen Medism ile) suçlanmış ve M.Ö. 437/6 civarında şehirden sürülmüştür. Ona yöneltilen suçlamalar dini olduğu kadar siyasi nedenlere de dayanıyor olabilir; özellikle Perikles’le olan yakın ilişkisi nedeniyle. Anaksagoras, hayatının son dönemlerini Doğu Hellespont’taki Lampsakos’ta geçirmiş ve burada ölmüştür. Antik kaynaklara göre, hem yaşarken hem de öldükten sonra bu kentte büyük saygı görmüştür.
- Sponsorlarımız -
Daha genç bir çağdaşı olan Demokritos, kendi hayatını Anaksagoras’ın yaşlılık dönemine göre tarihlemekte ve onu intihalle suçlamaktadır (DK59A5). Anaksagoras, Sokrates’in gençliği ve genç yetişkinlik döneminde Atina’da yaşamış olmasına rağmen, bu ikilinin hiç tanıştığına dair bir bilgi yoktur. Platon’un Phaidon diyaloğunda, Sokrates birisinin Anaksagoras’ın kitabını okuduğunu duyduğunu belirtir (muhtemelen bu kişi, Diogenes Laertios’a göre Anaksagoras’ın öğrencisi ve Sokrates’in hocası olan Archelaos’tur). Anaksagoras, antik kaynaklarda yalnızca bir kitap yazmış kişiler arasında sayılır; Platon’un Apologia adlı eserinde, bu kitabın bir drahmaya satıldığı belirtilmiştir.
Tüm İlkçağ doğa filozoflarında olduğu gibi, Anaksagoras’ın eserleri yalnızca kendisinden sonraki filozoflar ve yorumcular tarafından yapılan alıntılarla günümüze ulaşabilmiştir. Görüşlerine dair elimizde bulunan bilgiler, bu tür alıntılar ve “testimonia” adı verilen tanıklıklardan oluşmaktadır. Presokratik filozoflara ait standart metin koleksiyonu, H. Diels ve W. Kranz’ın Die Fragmente der Vorsokratiker adlı çalışmasıdır ve burada Anaksagoras’a 59 numarası verilmiştir. Yunanca metinler ve çevirileri ayrıca Gemelli-Marciano (2007–2010), Graham (2010), ve Laks ile Most (2016a, 2016b) tarafından da yayımlanmıştır. (Presokratik kaynaklar ve bu kaynaklarla ilgili sorunlar hakkında ayrıntılı bilgi için Presokratik Felsefe makalesine bakınız.)
Anaksagoras’ın görüşlerine dair yapılacak her türlü değerlendirme, elimizdeki az sayıdaki doğrudan alıntının ötesine geçen bir yeniden inşa çalışması olacaktır. Bu da mevcut fragmanlara ve tanıklıklara dayanarak yapılmak zorundadır. Aşağıdaki bölümlerde anlatılanların, akademik çevrelerde tartışmalı olduğu ve farklı yorumların da mümkün olduğu akılda tutulmalıdır.
Simplicius’a göre (6. yüzyıl sonlarında yaşamış bir Yeni Platoncu ve Aristoteles yorumcusu), elimizdeki fragmanların başlıca kaynağı olan Anaksagoras, kitabına evrenin tüm maddelerinin eksiksiz fakat tamamen homojen olmayan bir karışım hâlindeki özgün durumunu betimleyerek başlar. Bu karışım, nous (Akıl/Zihin) tarafından harekete geçirilir. Maddesel unsurlar ezelidir ve her zaman tüm unsurların birlikte karışık halde bulunmasını sürdürür; ancak döngüsel hareket, belli bir bölgedeki oranların değişmesine neden olur. Başlangıç karışımının genişleyen dönüşü, zamanla bugün gördüğümüz evrenin oluşumuna yol açar. Anaksagoras’ın kitabından bize kalan bölümler, bu kozmik gelişimin temelini, ayrıntılı anlatımını ve nous üzerine düşüncelerini içermektedir. Tanıklıklar, ayrıca bu kitapta astronomi, meteoroloji, jeoloji gibi doğa olaylarına dair açıklamaların ve algı ile bilgi üzerine şimdi kayıp olan bölümlerin yer aldığını da göstermektedir.
Metafizik İlkeler
Anaksagoras, erken dönem Yunan düşüncesindeki iki ana damardan etkilenmiştir. İlk olarak, doğa üzerine araştırma geleneği vardır ki bu gelenek Miletli filozoflar tarafından başlatılmış ve Ksenophanes (Mourelatos 2008b) ile Herakleitos (Graham 2008) tarafından sürdürülmüştür. Miletli doğa filozofları (Thales, Anaksimandros, Anaksimenes), evreni ve tüm doğa olaylarını, doğaüstü nedenlere ya da geleneksel Yunan dininde tanrılarla özdeşleştirilen doğa güçlerine başvurmaksızın, doğanın içkin düzenliliğiyle açıklamaya çalışmışlardır (Graham 2006, Gregory 2007 ve 2013). Bu filozoflar, evreni oluşturan maddelerin gözlemlenebilir davranışlarına dayalı açıklamalar geliştirmişlerdir (erken dönem doğa teorilerinde gözlem ve ölçümün rolü için bkz. White 2008).
- Sponsorlarımız-
İkinci olarak ise, Elealı filozof Parmenides’in geliştirdiği metafiziksel argümanların etkisinden söz edilebilir. Parmenides, varlık hakkında kabul edilebilir herhangi bir açıklamanın ancak akılsal yöntemlerle yapılabileceğini, bu açıklamanın da kesin, değişmez, yok olmayan, bütünüyle anlaşılabilir (yani düşünce yoluyla kavranabilir) varlıkları temel alması gerektiğini savunmuştur (Parmenides B2, B3, B7, B8; bkz. Mourelatos 2008a). Anaksagoras, doğa üzerine açıklamalarını bu Elea düşüncesine dayalı üç metafizik ilkeye oturtur: Ne Oluş Ne Yok Oluş Vardır, Her Şey Her Şeyin İçindedir, ve Ne En Küçük Ne En Büyük Vardır.
Ne Oluş Ne Yok Oluş Vardır
Elea okulunun temel inancı, “var olmayan, var olamaz” ilkesidir (Parmenides DK 28 B2). Parmenides, bu iddiaya dayanarak (örneğin DK 28 B8.15–16), “oluş”un da “yok oluş”un da gerçek olamayacağını savunur; çünkü oluş, var olmayanın varlığa gelmesi, yok oluş ise var olanın yokluğa dönüşmesidir. Bu nedenle, Parmenides’e göre gerçek varlık, “ne başlangıcı ne de sonu olan, oluş ve yok oluşun uzağında kalan” bir varlıktır (DK 28 B8.27–28).
Anaksagoras bu ilkeden yola çıkarak, doğada gözlemlediğimiz oluş ve yok oluş olaylarını, aslında madde bileşenlerinin karışması ve ayrışması şeklinde açıklar:
- Advertisement -
“Yunanlılar oluş ve yok oluş hakkında doğru düşünmemektedirler; çünkü hiçbir şey gerçekten ne oluşur ne de yok olur, yalnızca mevcut şeylerin karışımı ve ayrışması söz konusudur. Dolayısıyla, oluşu karışım, yok oluşu da ayrışma olarak adlandırmak doğru olacaktır.” (DK 59 B17)
Yani, algılarımız yoluyla yeni varlıkların ortaya çıktığını veya eski varlıkların yok olduğunu zannettiğimizde, aslında olan şey sadece bileşenlerin yeniden düzenlenmesidir. Nesnelerin oluşu ya da yok oluşu, aslında varlıkların karışımı ve ayrışması sürecidir. Dönme hareketiyle karışan bu bileşenler, farklı oranlarda bir araya gelerek algıladığımız nesneleri oluşturur. Bu nesneler yok olduğunda da bileşenler ayrışır ama kendiliklerinden hiçbir zaman yok olmazlar.
Anaksagoras’ın bu yaklaşımı, doğadaki her şeyin bir tür “doğal yapı” olduğunu öne sürer. Bu yapılar, onları meydana getiren bileşenlere ve o bileşenlerin yapısal örüntülerine bağlıdır. İnsan yapımı nesneler gibi bunlar da bir tür bileşimdir; ancak doğa süreçleriyle oluştuklarından dolayı doğaldırlar. Bu, Anaksagoras’ın iki katmanlı bir metafizik sistemi kurmasına neden olur: Gerçek varlıklar, yani toprak, su, ateş, sıcak, acı, kemik, et, taş gibi maddi öğeler, ontolojik olarak temel ve gerçek olanlardır. Bu bileşenlerden oluşan nesneler ise geçici, bağımlı karışımlardır ve kendiliklerinden var olmayan yapılardır.
Bu anlayış, özellikle Parmenides’in “var olmayan yoktur” tezinden etkilenmiş diğer Presokratik filozoflarda da görülür: Empedokles’te, atomcularda ve belki Platon’un Orta Dönem İdealar Kuramı’nda (Denyer 1983, Frede 1985, W.-R. Mann 2000, Silverman 2002).
Her Şey Her Şeyin İçindedir
“Bütün şeyler birlikteydi.”
“Her şeyin içinde her şeyden bir pay vardır.”
Yukarıda belirtildiği gibi, Anaksagoras’ın Eleatik ilkelere olan bağlılığı, gerçek anlamda oluş ve yok oluşun reddini de beraberinde getirir. Ancak bu, niteliksel değişimleri de (örneğin sıcak bir sıvının soğuması, besinlerin vücut dokusuna dönüşmesi) imkânsız kılar. Ona göre, sıcak bir sıvı soğuduğunda, sıcaklık yok olmaz; yalnızca daha az belirgin hâle gelir. Aynı şekilde, süt ve ekmek çocuğun bedeninde ete ve kana dönüşmez; çünkü zaten süt ve ekmek içinde az miktarda et, kan ve kemik bulunmaktadır. Gelişim ve büyüme, bu mevcut bileşenlerin çoğalmasıyla olur.
Anaksagoras bu ilkesini şöyle açıklar:
“Anaksagoras, hiçbir şeyin yoktan var olamayacağı inancına ulaştığında, oluş fikrini ortadan kaldırmış ve onun yerine ayrışmayı getirmiştir. Ona göre, her şey her şeyle karışıktır, fakat büyüme sürecinde ayrışırlar. Aynı meni sıvısı içinde saç, tırnak, damar, sinir ve kemik vardır, ama bu parçalar çok küçük olduklarından dolayı görünmezdirler; büyüyünce ayrışırlar. ‘Nasıl olur da saç, saç olmayan bir şeyden meydana gelebilir? Et, et olmayan bir şeyden çıkabilir mi?’ diye sorar.” (DK 59 B10)
Anaksagoras, yalnızca maddeler için değil, renkler ve ağırlıklar için de aynı şeyi söyler: siyahın içinde beyaz, beyazın içinde siyah vardır; hafif olanla ağır olan da birbirine karışmıştır.
Antik yorumcular (örneğin bu şarihler ve Simplicius) ile bazı modern araştırmacılar (örneğin Guthrie 1965), bu ilkenin beslenme ve büyüme fenomenlerini açıklamak amacıyla geliştirildiğini öne sürse de, daha olası olan, bu görüşün Anaksagoras’ın “oluş yoktur” ilkesinden türediğidir (Schofield 1981, Curd 2007). Beslenme ve büyüme, bu metafizik ilkenin yalnızca açık örnekleridir.
Bu ilke, her bileşenin her yerde ve her zaman mevcut olduğu görüşüne dayanır. Karışımın herhangi bir noktasında herhangi bir bileşen daha belirgin hâle gelebilir ya da baskın bileşenler geri çekilerek başka nitelikler ön plana çıkabilir. Yani, hiçbir yerde yalnızca tek bir bileşen hâkim olamaz.
Bu yaklaşım bazı yorumcular tarafından, Anaksagoras’ın bileşenleri çok küçük parçacıklar (atom benzeri) olarak düşündüğü şeklinde yorumlanmıştır (Vlastos 1950, Guthrie 1965, Sider 2005, Lewis 2000). Ancak bu anlayış, Her Şey Her Şeyin İçindedir ilkesine aykırıdır. Çünkü saf bir parçacık demek, yalnızca bir bileşen içeren bir bölge demektir. Bu ise, Anaksagoras’ın doğrudan reddettiği bir fikirdir.
Bunun yerine, bileşenler macun ya da sıvı gibi akışkan ve iç içe geçmiş halde düşünülebilir. Karışımdaki farklı bölgeler, belli bileşenlerin yoğunluğuna göre daha sıcak, daha acı, daha kırmızı ya da daha tatlı olarak algılanır. Karışımın dönmesiyle birlikte bu yoğunluklar da değişir ve bize bir şeylerin oluştuğu ya da yok olduğu izlenimini verir.
Bazı çağdaş yorumculara göre (Marmodoro 2015, 2017), Anaksagoras’ın bu bileşenleri madde değil, temel nitelikler ya da eğilimler (dispozisyonlar) olarak düşündüğü de öne sürülmektedir.

Ne En Küçük Ne En Büyük Vardır
Anaksagoras’ın “Bütün şeyler birlikteydi” (B1) şeklindeki ifadesi, ilk karışımın dönmeye başlamasından önceki durumu betimlemekle birlikte, “Her Şey Her Şeyin İçindedir” ilkesinin geçerliliğini tek başına garanti etmez. Eğer zihin (nous) tarafından başlatılan hareket sonucunda bu evrensel karışım ayrışıyorsa, zamanla bileşenlerin birbirinden tamamen ayrılması mümkün olabilir. Örneğin, Empedokles’te olduğu gibi, “Nifak” (Strife) ilkesi baskın çıktığında dört temel öğe tamamen ayrılır.
Anaksagoras bu durumu önlemek, yani oluş yoktur ilkesine olan bağlılığını korumak için, maddelerin tamamen ayrışmasının imkânsız olduğunu göstermek zorundadır. Örneğin, eğer bir bölgede yalnızca kemik kalırsa, bu durumda “saf kemik” ortaya çıkmış olur ve bu da, orada daha önce bulunan karışımın yok olduğu ve yerini yeni bir varlığın aldığı anlamına gelir ki bu kabul edilemez.
Bu nedenle Anaksagoras, hiçbir şeyin en küçük ya da en büyük hâline ulaşamayacağını ileri sürer. Yani:
“Küçüğün bir en küçüğü yoktur, her zaman daha küçüğü vardır (çünkü ‘var olan’ın yok olması mümkün değildir); aynı şekilde büyüğün de bir en büyüğü yoktur. Küçük ile büyük sayıca eşittir; ancak her şey, kendi bağlamında hem küçük hem de büyüktür.” (B3)
“Büyük ve küçük olanın payları sayı bakımından eşit olduğundan, bu yolla da her şeyin içinde her şey olur; hiçbir şeyin ayrılması mümkün değildir, çünkü her şey her şeyden pay alır. En küçük diye bir şey olmadığına göre, hiçbir şeyin ayrışması ya da tek başına ortaya çıkması mümkün değildir; nasıl ki başlangıçta her şey birlikte idiyse, şimdi de öyledir.” (B6)
Bu alıntılar açıkça gösteriyor ki, Anaksagoras’ın “ne en küçük ne en büyük vardır” ilkesi, “her şey her şeyin içindedir” anlayışıyla doğrudan ilişkilidir. Ayrıca B3’teki ifade, bu ilkenin Parmenides’in “var olmayan yoktur” tezine dayandığını da ortaya koyar.
Bu görüş şöyle açıklanabilir: Eğer herhangi bir bileşenin en küçük birimi (örneğin tuzun en küçük bir parçacığı) olsaydı, karışımda yapılan ayrıştırma işlemleriyle o bölgedeki tuz yoğunluğu bu en küçük düzeye indirgenebilir ve daha fazla ayrıştırmayla o bölgeden tamamen yok edilebilirdi. Bu da, o bölgenin artık tuz içermediği anlamına gelir ve her şey her şeyin içindedir ilkesini bozar.
Bu nedenle Anaksagoras, maddelerin yoğunluğunun sonsuzca azalabileceğini (veya artabileceğini) öne sürer. Burada “küçüklük” parçacık boyutuna değil, bir bileşenin karışımdaki yoğunluğuna işaret eder. Bir bileşenin “küçük” olması, onun bulunduğu bölgede diğer bileşenlere kıyasla yoğunluğunun düşük olması demektir.
Aynı şekilde, “en büyük yoktur” ilkesi de şöyle yorumlanır: Bir bileşen karışımdan ne kadar belirgin hâle gelse de, daima daha da fazla belirginleşebilir. Örneğin, çok tuzlu bir su örneğinde, hâlâ su vardır, ama derinlemesine bastırılmıştır. Bu yoğunlaşma süreci, suyu algılanamaz kılar ama tamamen yok etmez.
Bir başka örnek: Su ne kadar tatlı olursa olsun, içinde az da olsa tuz vardır. Bu tuzun varlığı, ne kadar baskılanmış olursa olsun, daima mevcuttur. Ve aynı şekilde, tuz oranı arttıkça suyun diğer bileşenleri baskılanır ama hiçbir zaman tamamen yok olmaz. En sonunda elimizde saf görünümlü bir tuz bloğu kalsa bile, bu bloğun içinde hâlâ tüm diğer bileşenler, çok az yoğunlukta da olsa bulunur.
Bu anlayışa göre, varlık, asla “tek bir şey” olarak soyutlanamaz. Her madde daima diğerlerini içerir; yalnızca görünüş düzeyinde bazıları baskın, bazıları ise gizlidir. Bu açıklama Schofield (1980) tarafından ima edilmiş, Inwood (1986) ve Furth (1991) tarafından geliştirilmiş, Curd (2007) ve Marmodoro (2017) tarafından kabul edilmiştir.
Stanford Encyclopedia of Philosophy
First published Wed Aug 22, 2007; substantive revision Mon Nov 11, 2019