Gazete Pan
  • GENEL
  • EDEBİYAT
  • TARİH
  • FELSEFE
  • ARKEOLOJİ
  • TEOLOJİ
  • SOSYOLOJİ
  • DİĞER
    • ANTROPOLOJİ
    • PSİKANALİZ PSİKOLOJİ
Site İçi Arama
  • Advertise
© 2023 Gazete Pan
Okuma: Osmanlı’dan Günümüze Suriye Kürtleri Tarihi
Paylaş
Bildirim daha fazla göster
Aa
Aa
Gazete Pan
Site İçi Arama
  • GENEL
  • EDEBİYAT
  • TARİH
  • FELSEFE
  • ARKEOLOJİ
  • TEOLOJİ
  • SOSYOLOJİ
  • DİĞER
    • ANTROPOLOJİ
    • PSİKANALİZ PSİKOLOJİ
bizi takip et
  • Advertise
© 2023 Gazete Pan
Gazete Pan > Blog > Tarih > Osmanlı’dan Günümüze Suriye Kürtleri Tarihi
Tarih

Osmanlı’dan Günümüze Suriye Kürtleri Tarihi

admin
Son güncelleme: 2025/05/11 at 11:20 AM
admin
Paylaş
38 dk okuma
Paylaş

Suriye Kürtleri, ülkenin en büyük etnik azınlığını oluşturmakta olup Suriye nüfusunun yaklaşık %8-10’una tekabül eden 4 milyon civarında bir nüfusa sahiptir. Büyük çoğunluğu Sünni inancına mensup ve Kurmanci lehçesini konuşan bu topluluk, yüzyıllardır Suriye coğrafyasında varlığını sürdürmektedir. Tarihsel süreçte Suriye Kürtleri; imparatorlukların sınır değişimleri, ulus-devletlerin kuruluşu ve iç çatışmalar gibi büyük dönüşümlerin öznesi olmuş, uzun süre kimlikleri tanınmayan “unutulmuş” bir halk konumunda kalmıştır. Bu akademik inceleme, Osmanlı İmparatorluğu döneminden başlayarak Fransız manda idaresine, Suriye’nin bağımsızlık yıllarından Baas rejiminin uygulamalarına ve oradan 21. yüzyılda Kürt kimliğinin yeniden canlanıp Suriye İç Savaşı koşullarında Rojava adıyla ortaya çıkan özerk yönetime kadar Suriye Kürtlerinin tarihini kapsamlı bir şekilde ele almaktadır.

Osmanlı İmparatorluğu Döneminde Suriye Kürtleri (16.–20. Yüzyıl)

Osmanlı hâkimiyeti öncesinde de Suriye topraklarında Kürt varlığına dair izler bulunmaktadır. Özellikle 12. yüzyılda ünlü Kürt komutan Selahaddin Eyyubi’nin ordusundaki Kürt askerler, Haçlılara karşı başarılar kazanmış ve Eyyubi devletinin kurulması sonrasında bu askerlerin aileleri Halep ve Şam gibi merkezlere yerleşerek bu şehirlerin yerleşik unsurlarından biri haline gelmiştir. Nitekim Orta Çağ’dan beri Şam şehrinde hatırı sayılır bir Kürt cemaati bulunduğu; Selahaddin Eyyubi’nin türbesi ve Mevlana Halid gibi önemli Kürt şahsiyetlerin kabirlerinin burada olması nedeniyle Şam’ın Kürtlerce manevî öneme sahip olduğu bilinmektedir. Osmanlı İmparatorluğu’nun Mercidabık Zaferi (1516) ile Suriye’yi fethi sonrasında, Anadolu’daki bazı Kürt aşiretlerinin Suriye’nin kuzeyine göç ederek yerleşmeye başladıkları ve bu göçlerin uzun bir dönem boyunca – 20. yüzyıl başlarına dek – devam ettiği belirtilmektedir. Böylece Osmanlı idaresi altında bugünkü Suriye topraklarının kuzey kesimlerinde Kürt nüfus yoğunlukları oluşmuştur. Özellikle Halep vilayetinin kuzeyinde, bugün Kürt Dağı (Cebel-i Ekrad) olarak anılan Hatay’ın güneyindeki dağlık bölgede ve Cezire (El-Cezire) adı verilen kuzeydoğu steplerinde yüzyıllardır Kürt aşiretleri yaşamaktaydı.

Osmanlı devlet yapısı içinde, Kürtler çoğunlukla aşiret yapısı etrafında örgütlenmiş ve Doğu Anadolu’daki bazı Kürt beylikleri gibi Suriye coğrafyasındaki Kürt aşiretleri de yarı-göçer bir yaşam sürdürmüştür. İmparatorluğun klasik eyalet düzeninde “Kürdistan” tabiri çoğunlukla Diyarbekir, Musul gibi bölgeleri kapsasa da, Halep ve civarında da Kürt aşiretlerine dayalı yerel idari düzenlemeler görülmekteydi.

- Sponsorlarımız -

19. yüzyılda Osmanlı yönetimi, Suriye’deki Kürt aşiretlerini çeşitli amaçlarla iskân etmiştir. Örneğin, Mekke’ye giden hac yolunun güvenliği için Anadolu ve Irak’tan bazı Kürt aşiretleri Suriye’nin iç bölgelerine göç ettirilmiş, böylece stratejik hatlar boyunca Kürt yerleşimleri oluşturulmuştur. Bunun yanı sıra, Osmanlı’nın son döneminde bölgedeki aşiret düzenini kontrol altına almak için Hamidiye Alayları gibi askerî teşkilatlarda Suriye Kürt aşiretlerinden de faydalanıldığı bilinmektedir. Bu dönemde öne çıkan Kürt aşiret liderlerinden biri İbrahim Paşa Milli idi; Urfa, Rakka, Ayn Tab (bugün Ayn el-Arab/Kobani civarı) havalisinde etkili olan Milli konfederasyonu, merkezi otoriteye meydan okuyacak ölçüde güç kazanmış ve ancak II. Abdülhamid döneminin sonlarında kontrol altına alınabilmiştir. Genel olarak Osmanlı idaresi altında Suriye Kürtleri, imparatorluğun sadık tebaası sayılmış; Kürt ileri gelenleri Osmanlı bürokrasisinde görev alabildiği gibi, sıradan Kürtler de geniş imparatorluk coğrafyası içinde Arap, Türk ve diğer halklarla birlikte yaşamaktaydı.

Osmanlı döneminin sonlarına doğru, özellikle I. Dünya Savaşı öncesinde, Suriye topraklarındaki Kürt nüfusunun bir kısmı kentleşme sürecine dahil olmuştur. Şam, Halep ve Lazkiye gibi büyük şehirlerde Kürt mahalleleri oluşmuş, Kürtler ticaret ve zanaatla uğraşarak kentsel topluma entegre olmuştur. Ancak bu entegrasyon, Kürt kimliğinin silikleşmesi anlamına gelmemiş; aşiret bağları ve Kürtçe dili, hem kırsal bölgelerde hem de şehir varoşlarında canlılığını korumuştur. Sonuç olarak, Osmanlı yönetimi altında Suriye Kürtleri, büyük oranda kendi geleneksel sosyal yapıları içinde özerk bir yaşam sürdürmüş, imparatorluk siyasetinde belirleyici roller üstlenmeseler de demografik ve askerî bakımdan varlıkları hissedilmiştir.

I. Dünya Savaşı Sonrasında Fransız Manda Yönetimi (1920–1946)

Osmanlı İmparatorluğu’nun I. Dünya Savaşı sonunda dağılmasıyla Kürtlerin yaşadığı topraklar dört ayrı devletin sınırları içinde kaldı. 1916 tarihli Sykes-Picot Anlaşması ile Osmanlı’nın Orta Doğu toprakları İngiliz ve Fransız nüfuz alanları olarak bölünürken, 1923 Lozan Antlaşması da bağımsız bir Kürt devletine yer vermeyerek Kürt halkını Türkiye, Irak, İran ve Suriye arasında paylaştırdı. Suriye’deki Kürtler, bu dönemde Fransız manda yönetimi altına giren Suriye topraklarına dâhil oldular. Yeni çizilen sınırlar, etnik grupları dikkate almadan belirlendiği için, kuzey Suriye’de yaşayan Kürt aşiretlerinin bir kısmı Türkiye tarafında, bir kısmı Suriye tarafında kaldı; geleneksel aşiret toprakları ikiye bölündü. Bu durum, ileriki yıllarda sınırın her iki yanında da Kürt milliyetçiliğinin gelişimini etkilemiştir. Fransız manda yönetimi (1920-1946), Suriye’de azınlık odaklı bir idare siyaseti güttü. Fransızlar, manda idaresine karşı gelebilecek Arap milliyetçiliğini dengelemek amacıyla Nusayriler (Aleviler), Dürzîler, Hristiyanlar gibi gruplara özerk yapılar ve ayrı devletçikler tanırken Kürtlere benzer bir özerklik tanımadı.

1920’lerin başlarında Suriye’yi Lazkiye’de bir Alevi Devleti, güneyde bir Dürzi Devleti, Halep ve Şam merkezli bölgeler olarak parçalayan Fransızlar, Kürtleri ne ayrı bir devlete ne de özel bir statüye layık gördüler. Bunun gerekçesi dönemin Fransız yetkililerince açıkça dile getirilmiştir: “Kürtler, Aleviler ve Dürziler gibi bir dinsel azınlık oluşturmadıkları ve belirli bir bölgede yoğunlaşmadıkları” için ayrı bir statü hak etmedikleri belirtilmiş, bu nedenle Kürt ileri gelenlerinin özerk yönetim talepleri reddedilmiştir. Bu red sonrasında Kürt temsilciler en azından Kürtçenin, Kürt nüfusun yoğun olduğu yerlerde resmî dil ve eğitim dili olmasını talep etmiş; Fransız yönetimi bu kültürel talebe prensipte olumlu yaklaşmışsa da, uygulama için gerekli hazırlıklar yapılamadığından bu da hayata geçirilememiştir. Fransız manda dönemi, Suriye Kürtleri açısından bir tarafta görece kültürel özgürlüklerin filizlendiği, diğer tarafta ise siyasi taleplerin bastırıldığı bir dönem oldu. Siyasi alanda, özellikle Türkiye’deki baskılardan kaçan Kürt aydın ve önderleri Suriye’ye sığınarak burada faaliyet göstermeye başladılar. 1925 Şeyh Said İsyanı’nın Türkiye’de başarısızlıkla bastırılması sonrasında binlerce Kürt, uygulanan şiddet ve sürgün kararları neticesinde Suriye’nin kuzeyine, özellikle Cezire bölgesine akın etti. Türk hükümetinin 1925 tarihli Şark Islahat Planı çerçevesinde isyana karıştığı düşünülen Kürt aristokrat ve liderlerini topluca sınırdışı etmesi, 1927’ye gelindiğinde yaklaşık 20-25 bin kişilik bir Kürt nüfusunun Suriye topraklarına sürgün edilmesiyle sonuçlanmıştır. Bu göçmen kitlesi arasında şeyhlerin ailelerinden yerel beylere, hatta onlarla birlikte ülkeyi terk etmek zorunda kalan Ermeni, Süryani gibi diğer gruplara mensup insanlar vardı. Sonuç olarak 1920’lerin sonunda Suriye’nin kuzeydoğusundaki Cezire bölgesinin demografisi önemli ölçüde değişmiş, Kürt nüfus bariz biçimde artmıştır.

- Sponsorlarımız-

1927 yılında Suriye ve Lübnan’daki Kürt diasporası ile Ermeni müttefikleri bir araya gelerek Beyrut’ta Xoybûn (Hoybun) Cemiyeti’ni kurdular. Hoybun, Suriye Kürtleri ile diasporadaki (özellikle Lübnan’daki) Kürt aydınlarını, hatta Türkiye’deki Kürt milliyetçi Cemilpaşazade gibi ailelerin üyelerini birleştiren ilk örgütlü milliyetçi girişimdir. Kurucuları arasında Bedirhan ailesinin genç kuşağı (Celadet Ali Bedirhan, Kamuran Bedirhan, Surayya Bedirhan), Şeyh Said’in yakınları ve Taşnak Ermeni partisinden temsilciler bulunuyordu. Hoybun örgütü, Kürt ve Ermeni halklarının kader ortaklığını vurgulayarak, 1927-1930 yılları arasında Türkiye’de patlak veren Ağrı Dağı isyanını dışarıdan organize etti. Ancak Hoybun’un Suriye Kürtleri üzerinde doğrudan bir etkisi sınırlı kaldı; Suriye iç politikasında Arap milliyetçilerinin baskın olması nedeniyle Kürtlerin özerklik talepleri bu dönemde gerçekleşemedi. 1930’ların ortalarında Fransa, Suriye’ye bağımsızlık vermeye hazırlanırken, Kürtlerin durumuna ilişkin tartışmalar yeniden alevlendi. 1936’da imzalanan Fransız-Suriye anlaşması ile öngörülen bağımsızlık, ülkedeki azınlıkları endişelendirdi. Zira yeni ulus-devlet, Arap milliyetçi bir yönetim olacaktı. Bu dönemde Suriye Meclisi’nde bulunan bazı Kürt milletvekilleri, Cezire bölgesi için idarî özerklik istedi ancak bu talep de Fransız manda yönetimi tarafından yukarıda belirtilen gerekçelerle geri çevrildi. Bunun üzerine Suriye Kürt liderleri doğrudan siyasi mücadeleyi ikinci plana itip kültürel haklar ve uyanış yönünde adımlar atmaya odaklandılar. Nitekim 1930’larda Kürt kültür hayatı Suriye’de canlanmaya başladı: 1932’de Şam’da Celadet Bedirhan tarafından Hawar adlı Kürtçe dergi yayımlanmaya başladı (Latin harfleriyle basılan bu dergi Kürt dilinin gelişiminde önemli rol oynadı). Fransızlar, Şam’daki Yüksek Öğretim Enstitüsü’nde Kürt Dili kursları açılmasını desteklediler ve hatta kendi memurları için Kürtçe dil kursları düzenlediler.

Bu gelişmeler, Kürt kimliğinin kültürel boyutta yaşatılmasına imkân tanıdıysa da, siyasal temsilde aynı ilerleme sağlanamadı. Öte yandan Cezire bölgesinde Arap, Kürt ve Hristiyan nüfusun geleceğine dair büyük gerilimler yaşandı. 1936-1939 arası dönemde, özellikle Haseke, Kamışlı, Amude gibi kuzeydoğu şehirlerinde etnik-dini çatışmalar patlak verdi. Fransız yönetimi önce Kürtler ve Hristiyanlardan oluşan yerel bir özerklik fikrine sıcak bakmış, hatta Haco Ağa (Heverkan aşiret reisi) ve Mahmud Bey (Milli aşireti lideri) öncülüğünde Kürt-Hristiyan ittifakı, Fransız koruması altında özerk bir Cezire yönetimi talebiyle ortaya çıkmıştır. Buna karşılık Daham el-Hadi liderliğindeki Şammar Arap aşiretiyle iş birliği yapan diğer kesim, Şam merkezli Arap yönetimini destekliyordu. Bu kamplaşma, 1937 yılına gelindiğinde şiddet olaylarına dönüştü: Şubat 1936 – Eylül 1937 arasında Cezire’de meydana gelen büyük karışıklıklarda çok sayıda Hristiyan öldürüldü, Kürtlerin çoğunluğu Araplarla ittifak içinde bu çatışmalara dahil oldu. Nihayet, durum kontrol edilemez hale gelince Fransız Yüksek Komiseri Cezire’ye özel bir statü vaad ederek isyanları yatıştırdı; 1939’da Cezire doğrudan doğruya Fransa’nın askeri denetimine alındı. Ancak bu çözüm, Kürtler için yeni sorunlar getirdi: Fransızlar bu tarihten sonra bölgedeki Kürtlere ağır vergiler yüklediler ve yerel yönetim mekanizmalarından Kürtleri dışladılar.

II. Dünya Savaşı yıllarında Fransızların Cezire üzerindeki sıkı denetimi sürdü. Savaşın sonunda Fransa, İngiltere’nin baskısıyla Suriye’den tamamen çekilmeyi kabul etti ve Suriye 1946’da bağımsızlığını kazandı. Bağımsızlık sürecinde Suriye Kürtlerinin tutumu dikkat çekicidir: Fransız manda yönetimi altında hak ettikleri konumu bulamayan Kürtlerin büyük bölümü, bağımsız Suriye’yi coşkuyla destekledi. Yeni kurulan Suriye devletinin ilk meclisinde ve ordusunda bazı Kürt asıllı kişiler de yer aldı. Örneğin, Fransızların 1930’lardan itibaren orduya kabul ettiği Kürt subaylar, bağımsızlık sonrasındaki bir dizi askerî darbede rol oynadılar; Edip Şimşekli (Edib Şişakli) 1950’lerin başında iktidarı ele geçirerek devlet başkanlığı yaptı. Ancak bu subaylar genellikle kendilerini etnik kimlikleriyle değil, Arap ulusunun bir parçası olarak tanımlayan kişilerdi (Şişakli dahil birçokları asimile olmuş, “Araplaşmış” Kürt kökenlilerdi). Neticede, 1954’te Şişakli rejimi devrildiğinde Arap milliyetçisi kesimde Kürtlere yönelik bir güvensizlik belirdi ve ordu içindeki Kürt kökenli subaylar tasfiye edildi. Suriye Kürtleri için, manda döneminde elde edemedikleri siyasi statüyü bağımsız Suriye’de de bulmak kolay olmadı.

- Advertisement -

Bağımsız Suriye Dönemi: Baas Rejimi Öncesi ve Sonrasında Kürtlere Yönelik Politikalar (1946–2000)

Erken Bağımsızlık Yılları (1946–1962)

Suriye’nin bağımsızlığını kazandığı 1946 yılından, Baas Partisi’nin iktidara el koyduğu 1963’e kadar geçen süre, sık sık askerî darbelerin yaşandığı istikrarsız bir dönemdir. Bu süreçte Suriye yönetimleri Arap milliyetçiliğini devlet ideolojisi olarak benimsedi ve Kürtlerin etnik hak taleplerine karşı mesafeli bir tutum sergilendi. Özellikle 1958-1961 yıllarında Mısır ile birleşerek kurulan Birleşik Arap Cumhuriyeti (BAC) deneyimi, Arap kimliğinin vurgulandığı bir dönem oldu. BAC döneminde Suriye’de Kürtçe yayın yapmak yasaklanmış, Kürt dilinde dernek ve kültürel faaliyetlere izin verilmemiştir. 1961’de BAC’ın dağılmasıyla yeniden Suriye Arap Cumhuriyeti kurulurken, yeni yönetim de Kürtleri sistematik biçimde dışlamaya devam etti. Bu yıllarda Suriye Kürtlerinin önemli sorunlarından biri vatandaşlık meselesiydi. Özellikle kuzeydoğudaki verimli Cezire bölgesine, 2. Dünya Savaşı sonrasında Türkiye, Irak ve diğer komşu ülkelerden yoksul Kürt ailelerin göçü devam ediyordu. Hükümet, Kürt nüfusunun artışından rahatsızlık duyarak bunu “ulusal güvenlik” sorunu haline getirdi. Resmî rakamlara göre 1954’te 240 bin olan Cezire bölgesi Kürt nüfusunun 1961’de 340 bine yükseldiği tespit edilmişti. Bu artışın önemli bir kısmı sınır ötesi göçten kaynaklanıyordu. Bunun üzerine dönemin hükümeti, Kürtlerin sayısını azaltmak ve “yabancı unsurları” ayıklamak gerekçesiyle Ekim 1962’de sadece Haseke vilayeti (Cezire bölgesi) ile sınırlı özel bir nüfus sayımı düzenledi. Bu 1962 Cezire Nüfus Sayımı, Suriye Kürtlerinin tarihinde adeta bir kırılma noktası oldu. Sayım sonucunda, Suriye’de doğup büyüdüğü halde belirli belgelerle 1940’larda bölgede ikamet ettiğini ispatlayamayan on binlerce Kürt “yabancı” (Ajanib) veya tamamen kayıtsız “kaçak” (Maktumin) ilan edildi. Yaklaşık 120 bin Kürt bu sayım neticesinde Suriye vatandaşlığını kaybetti; pasaport, oy kullanma, mülk edinme, eğitim gibi temel haklardan mahrum bırakıldı. Vatansız kalanlar arasında Suriye’de doğup büyümüş şairler, subaylar, memurlar gibi tanınmış kişiler dahi vardı.

Bu uygulama, Kürt toplumunu sosyal ve ekonomik açıdan dezavantajlı hale getirdi ve ilerleyen yıllarda Suriye’de “kimliksiz Kürtler” sorununun temelini oluşturdu. 1950’li yıllarda Kürtler kendi aralarında örgütlenme çabalarını da sürdürdüler. 1957’de Suriye’de ilk Kürt siyasi partisi olan Suriye Kürdistan Demokrat Partisi (KDPS) kuruldu. Bu parti, Barzani önderliğindeki Irak Kürt hareketinden ilham almış ve Suriye’de kültürel haklar ile sınırlı bir otonomi talebiyle faaliyet göstermiştir. Ancak kısa sürede hükümetin takibine uğramış, 1960’ların başında parti liderleri tutuklanarak hareket zayıflatılmıştır. Nitekim bağımsızlık sonrası Suriye’de Kürtler, yasal siyaset alanında kendilerine yer bulamamış; birçok Kürt aydını ve siyasetçisi Suriye Komünist Partisi gibi sol örgütlerde veya Arap partilerinde faaliyet göstermek zorunda kalmıştır.

Baas Rejimi Dönemi (1963–2000)

Suriye’de 8 Mart 1963 darbesiyle iktidarı ele geçiren Baas Partisi, “Tekçi” Arap milliyetçiliğini ve sosyalizmi benimseyen ideolojisiyle ülkenin etnik mozaiğinde sert dönüşümlere yol açtı. Baas yönetimi, Kürt sorununa ilişkin önceki hükümetlerin kısıtlayıcı tutumunu daha da katılaştırdı. Partinin o dönemdeki sloganı, Kuzey Suriye’ye yani Kürt bölgesine atfen “Cezire’yi ikinci bir İsrail olmaktan kurtarın” şeklindeydi. Bu ifade, Kürt varlığının adeta Suriye’nin toprak bütünlüğüne yönelik bir tehdit, bir “yabancı işgal” gibi algılandığını göstermektedir. Nitekim 1960’ların ortasında, Haseke bölgesine atanan Baasçı vali ve emniyet müdürü Muhammed Talab Hilal tarafından hazırlanan ünlü bir rapor, Kürtleri “Arap bünyesinde habis bir ur” olarak tanımlıyor ve “tek çarenin onları kesip atmak olduğunu” söylüyordu. Hilal’in önerdiği tedbirler listesi son derece baskıcıydı: Kürtlerin yaşadığı bölgelerden zorla çıkarılıp ülkenin farklı yerlerine dağıtılması, ekonomik ve eğitsel imkânlardan mahrum bırakılmaları, “istenmeyen” Kürt aktivistlerin Türkiye’ye iade edilmesi, Kürtler arasına sadık Arap aşiretlerin yerleştirilmesi ve Türkiye sınırı boyunca bir Arap Kuşağı (Emniyet Şeridi) oluşturulması gibi radikal öneriler içeriyordu. Bu önerilerin tümü hemen uygulanmasa da Baas rejimi kademeli olarak Kürt kimliğini silmeye yönelik politikaları hayata geçirdi. 1960’ların sonunda başlayıp 1970’lerde hız kazanan Arap Kuşağı Projesi, Cezire’deki Kürt nüfusun yoğun olduğu sınır şeridine Arap nüfus yerleştirmeyi amaçlıyordu. 1973’te Tabka Barajı’nın inşasıyla oluşan Esad Gölü nedeniyle Rakka civarında topraklarını kaybeden yaklaşık 40 bin Arap aşiret mensubu, devlet tarafından kuzeydeki Kürt köylerine yerleştirilmeye başlandı. Hedef, 140 bin civarında Kürdün bölgeden çıkarılması ve yerine bu Arap nüfusun iskân edilmesiydi. Ancak bu uygulama Kürtlerin sert direnişiyle karşılaştı. Bölgeye sevk edilen Arap ailelerinin bir kısmı, Kürt köylüler tarafından topraklarına kabul edilmedi; bu gerilim karşısında Baas yönetimi zorla iskan politikalarını bir ölçüde yumuşattı. Yine de, Kürtlerin “ajanib” ve “maktumin” statüsü (yani vatandaşlık haklarından mahrum halleri) 2011 yılına kadar resmen devam etti. 2000’lere gelindiğinde dahi on binlerce Kürt hâlâ kimliksiz konumdaydı; eğitim, sağlık, evlilik kaydı gibi temel vatandaşlık işlemleri için özel izinlere tabi tutuluyorlardı. Baas rejiminin Kürt kültürüne yönelik baskıları da sistematikti. 1960’lardan itibaren kamu kurumlarında ve okullarda Kürtçe konuşmak yasaklandı; Kürtçe yayın yapan dergi, gazete veya kitap bulundurmak suç sayıldı. Hatta düğünlerde Kürtçe şarkı söylemek dahi yasaklanmış, bu kuralı ihlal edenler güvenlik soruşturmasına uğramıştır. 1970’lerden başlayarak Kürt yerleşim yerlerinin geleneksel isimleri değiştirilerek Arapça isimler verildi (örneğin, Kobani kentine Ayn el-Arab, Amude’ye Um el-Kef gibi yeni adlar kondu). 1992’den sonra ise yeni doğan çocuklara Kürtçe isim koymak resmi olarak engellendi, yerel nüfus daireleri Kürtçe adları kaydetmeyi reddetti.

Tüm bu adımlar, Kürt kimliğini kamusal alanda görünmez kılmaya yönelikti. Baas ideolojisine göre Suriye’de yaşayan herkes “Arap milleti”nin bir parçası olmalıydı ve etnik farklılıklar resmen tanınmamalıydı. Baskılara rağmen, Suriye Kürtleri varlıklarını korumak ve bazen de rejimle uzlaşmak yoluna gittiler. Hafız Esad’ın iktidarı döneminde (1970-2000), bazı Kürtler ordu ve güvenlik aygıtında görev alabildi. Hatta rejim, sadakatlerinden emin olduğu bazı Kürt gençlerini özel kuvvetlere alarak değerlendirdi. Bu özel birlikler 1982 yılında Hama’daki Sünni ayaklanmayı bastırmak için kullanıldığında, Arap toplumunda Kürtlere karşı yeni bir öfke dalgası yükseldi. Hama’da duvarlara yazılan “Kürtler, Nusayrilerin köpekleridir” şeklindeki sloganlar, geleneksel Arap-Kürt düşmanlığının rejimin bu hamlesiyle arttığını göstermekteydi. Yani Baas rejimi, bir yandan Kürtleri bastırırken diğer yandan bir kısmını kendi iktidar çıkarları için kullanmaktan çekinmedi. Bu durum Kürt toplumunda iç bölünmelere de yol açtı; bir kesim hayatta kalmak için sisteme entegre olurken, diğer kesim kimliğini muhafaza etmek için içe kapandı.

1970’lerin sonuna gelindiğinde Suriye Kürt hareketi yeni bir evreye girdi. Türkiye’de 1978’de kurulan PKK, 12 Eylül 1980 darbesi sonrası lideri Abdullah Öcalan ile birlikte Suriye’ye sığındı. Öcalan’ın 1979’da Suriye’ye gelmesi, Suriye Kürtlerinin siyasal mücadelesinde önemli bir dönemeç oldu. Hafız Esad yönetimi, Türkiye’ye karşı koz olarak gördüğü PKK’ye uzun yıllar göz yumdu; Öcalan ve arkadaşları Şam’da, ardından Lübnan Bekaa Vadisi’nde karargah kurup Türkiye’deki silahlı mücadeleyi yönettiler. Bu süreçte binlerce Suriyeli Kürt genci PKK saflarına katıldı. Özellikle vatandaşlık hakkı bile bulunmayan maktumin Kürtler arasında PKK ciddi bir taban kazandı. 1990’lara gelindiğinde Suriye’nin hemen her Kürt yerleşiminde (Kamışlı, Afrin, Kobani, Haseke, Derik, Resulayn vb.) PKK’nın gizli ofisleri mevcuttu. Suriye hükümeti, kendi topraklarında ayrı bir Kürt siyasî faaliyete izin vermese de, PKK’nin Türkiye odaklı mücadelesine ses çıkarmadı; böylece Suriyeli Kürtlerin enerjisi iç politikadan ziyade dış bir cepheye kanalize edilmiş oldu. Bu denge durumu, Ekim 1998’de Türkiye’nin askeri baskı tehdidiyle son buldu. Ankara’nın sert ültimatomu üzerine Şam yönetimi Abdullah Öcalan’ı sınır dışı etmek zorunda kaldı; Öcalan Şam’dan çıkarıldı ve kısa süre sonra uluslararası operasyonla yakalandı. 1998 Adana Mutabakatı ile Suriye, PKK’nın ülkedeki varlığını tasfiye etmeyi, kamplarını kapatmayı ve Türkiye’ye karşı faaliyetlere izin vermemeyi taahhüt etti. Bunun sonucunda PKK’nın Suriye’deki varlığı dramatik biçimde sona erdi.

Öcalan’ın ayrılışından sonra binlerce Suriyeli Kürt militan silah bırakarak ülkesine döndü ya da Irak Kurdistanı’na geçti. PKK sonrası dönemde Suriye Kürtleri için mücadelenin önceliği de değişti: Artık hedef bağımsız bir Kürdistan idealinden ziyade Suriye devleti içinde yurttaşlık haklarının elde edilmesiydi. 2000’li yıllara girilirken, hala kimliksiz olan on binlerce Kürde vatandaşlık verilmesi ve Kürtlerin kültürel haklarının tanınması, Kürt hareketinin temel talepleri haline geldi.

2000 Sonrası: Kürt Kimliğinin Yeniden Canlanması ve Suriye İç Savaşı

Hafız Esad Sonrası Dönem ve 2004 Olayları (2000–2010)

2000 yılında Hafız Esad’ın ölümüyle iktidara geçen oğlu Beşşar Esad, başlangıçta kısmi bir açılım yapacağı beklentisi yarattı. “Şam Baharı” olarak anılan ilk birkaç yılda çeşitli entelektüel tartışma grupları ortaya çıktı ve etnik meselelerin de konuşulabileceğine dair umutlar belirdi. Ne var ki, bu özgürlük havası kısa sürdü; bölgesel gelişmeler (ABD’nin 2003’te Irak’ı işgali gibi) Esad yönetimini tekrar güvenlikçi politikalara yöneltti.

Kürtler üzerindeki baskılar bu dönemde de devam etti. Örneğin 2002’de bazı Kürt kültür dernekleri kapatıldı, Newroz kutlamaları kısıtlandı. 2003 yılında PYD (Partiya Yekîtiya Demokrat, Demokratik Birlik Partisi) resmen ilan edildiğinde, bu partiye mensup onlarca aktivist tutuklandı. PYD, Suriye’de PKK çizgisini sürdürmeyi hedefleyen ve 1998 sonrası boşluğu dolduran yeni bir Kürt partisiydi; illegal olarak faaliyet göstermeye başladı. Suriye Kürtlerinin yakın tarihinde bir dönüm noktası olarak anılan hadise 12 Mart 2004 Kamışlı Olaylarıdır. 2004 yılı Mart ayında, kuzeydeki Kamışlı kentinde oynanan bir futbol maçı sırasında Kürt takımı taraftarları ile Arap taraftarlar arasında başlayan gerginlik, kısa sürede etnik bir isyana dönüştü. Maçta Arap milliyetçi sloganlarıyla Kürt milliyetçi sloganların karşılıklı atılması üzerine çıkan kavgada güvenlik güçleri kalabalığa ateş açtı. Bu durum, yıllardır biriken öfkenin patlamasına yol açtı. Kamışlı’da başlayan protestolar hızla Afrin, Amude, Haseke, Halep gibi diğer Kürt nüfuslu şehirlere de yayıldı; göstericiler Baas rejimini protesto ederek Kürt haklarını talep etmeye başladılar. Rejim, sert müdahalelerle isyanı bastırdı: İlk birkaç gün içinde yedisi Arap, 43’ü Kürt en az 50 kişi hayatını kaybetti; yüzlerce yaralı ve yaklaşık 2,500 tutuklama yaşandı. Olayların ardından sıkıyönetim ilan edilerek ordu birlikleri Kürt bölgelerine sevk edildi, çok sayıda Kürt öğrenci “güvenlik tehdidi” gerekçesiyle üniversitelerden atıldı.

Kamışlı isyanı, modern Suriye tarihinde Kürtlerin gerçekleştirdiği en geniş çaplı ayaklanma olarak kayda geçti ve Kürt meselesi açısından bir dönüm noktası oldu. Bu olay, Suriye’deki Kürtlerin örgütlenme kabiliyetini ve kitlesel hareket edebileceğini hem rejime hem de uluslararası topluma gösterdi. Beşşar Esad, 2004’te yaşananların tekrarı halinde uluslararası aktörlerin Suriye’ye müdahil olabileceğinden endişelenmeye başladı. Nitekim 2000’lerin sonuna doğru rejim, düşük yoğunluklu da olsa bazı tavizler vererek Kürtlerin gönlünü almaya çalıştı. Özellikle kimliksiz Kürtler meselesinde adım atılacağı sinyali verildi. Ancak 2000’lerin ikinci yarısı boyunca PYD başta olmak üzere Kürt siyasi faaliyetlerine yönelik baskılar da sürdü: PYD üyeleri tutuklanmaya devam etti, Kürt gösterileri yakından izlendi. Bu ikircikli tutum, 2011’de patlak verecek isyan dalgasında Kürtlerin nasıl bir pozisyon alacağı konusunda rejimin hesap yapmasına yol açtı.

Suriye İç Savaşı ve Rojava’nın Doğuşu (2011–2014)

2011 yılı, bütün Suriye gibi Kürtler için de bir kırılma getirdi. Mart 2011’de ülke genelinde başlayan rejim karşıtı barışçıl gösteriler kısa sürede bir iç savaşa evrildi. Kürtlerin yoğun yaşadığı bölgelerde (özellikle Dera ve Humus’tan farklı olarak) başlangıçta temkinli bir hareketlilik gözlendi. Beşşar Esad rejimi, ülke geneline yayılan protestoların kritik eşiğe ulaştığı Nisan 2011’de, Kürtleri yatıştırmak amacıyla önemli bir adım attı: Yıllardır vatandaşlık bekleyen on binlerce Kürde bir kararnameyle Suriye vatandaşlığı verileceği açıklandı. Nitekim 1962 sayımıyla “ajanib” statüsüne düşmüş yaklaşık 50 bin civarında Kürt, yarım asır sonra nüfus kimlik belgelerine kavuşmaya başladı. Bu hamle, bazı statü sorunlarını çözse de Kürtlerin genel memnuniyetsizliğini gidermek için yeterli değildi. 2011 yaz aylarından itibaren Suriye’de çatışmalar yoğunlaşırken, Kürt siyasî grupları kendi bölgelerinde kontrolü ele almaya hazırlandılar. Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi Başkanı Mesut Barzani’nin arabuluculuğunda Suriye’deki farklı Kürt parti ve grupları bir çatı altında toplamak için adım atıldı. Ekim 2011’de Erbil’de yapılan bir toplantıyla Suriye Kürt Ulusal Konseyi (KUK ya da ENKS) kuruldu.

ENKS, Barzani’ye yakın yaklaşık 15 Kürt partisinin ittifakıydı ve temel hedefi Suriye’de demokratik bir rejim ve Kürtlerin özerkliğiydi. Öte yandan 2003’ten beri faaliyet gösteren PYD (Demokratik Birlik Partisi), kendi örgütlü gücüyle sahada varlık gösteriyordu. ENKS ile PYD arasında başlangıçta tam bir işbirliği sağlanamadı; PYD, halk tabanındaki etkinliğine güvenerek bağımsız hareket etmeye başladı. Bu arada Suriye ordusu, 2012’nin ortalarından itibaren kuzeydeki Kürt bölgelerinden tedricen çekilmeye başladı. Temmuz 2012’de Esad rejimi, yoğun çatışmalar nedeniyle Halep, Haseke, Rakka gibi cephe hatlarına güç kaydırırken Afrin, Kobani (Ayn el-Arab), Derik (Malikiye) gibi Kürt ağırlıklı şehir ve kasabalardaki askerî varlığını asgariye indirdi. Bu bir anlamda, Kürtlere fiilî bir özerklik fırsatı sunmuş oldu. Temmuz 2012’de PYD ve ENKS Erbil’de tekrar bir araya gelerek anlaşmaya vardılar ve Kürt Yüksek Komitesi adıyla ortak bir koordinasyon organı kuruldu. Bu çerçevede PYD’nin silahlı kanadı YPG (Halk Savunma Birlikleri) ve ENKS’ye bağlı bazı grupların katılımıyla yerel savunma güçleri teşkil edildi.

Hemen ardından, 19 Temmuz 2012’de Kobani kenti silahlı çatışma olmaksızın Kürt güçlerinin denetimine geçti; ertesi gün Afrin ve Derik’te de benzer şekilde yönetim Kürt komitelerinin eline geçti. Böylece Suriye’nin kuzeyinde, Türkiye sınırı boyunca uzanan üç ayrı bölgede (Afrin – batıda, Kobani – ortada, Cezire/Hasake – doğuda) Kürtler fiilen kontrolü sağlamış oldular. Bu üç bölge, coğrafi olarak birbirinden kopuk durumdaydı; aralarında Arap nüfuslu veya çatışmaların sürdüğü alanlar bulunuyordu. Ancak buna rağmen Kürt siyasetçiler bu bölgeleri bir bütün olarak “Rojava” (Batı Kürdistan) şeklinde adlandırmaya ve ortak bir yönetim modeli geliştirmeye giriştiler. 2013 yılı boyunca Rojava’daki Kürt yönetimi kendini kurumsallaştırmaya çalıştı. ENKS ile PYD arasındaki birliktelik kağıt üzerinde kalsa da, sahada büyük ölçüde PYD hakimiyet kurdu. PYD liderliğinde çalışan yerel meclisler ve “TEV-DEM” adı verilen halk meclisi yapılanması, köy ve kasaba ölçeğinde idareyi devraldı. Kasım 2013’te PYD, artık özerklik ilan etmeye hazır olduklarını ve bir anayasa niteliğindeki Toplumsal Sözleşme taslağını tamamladıklarını açıkladı. Bu sırada Hristiyan Süryani toplumu ve bölgedeki bazı küçük Arap aşiret temsilcileri de yönetime katılmaya ikna edilmişti.

Nihayet Ocak 2014’te Rojava resmen özerkliğini ilan etti: 21 Ocak 2014’te Cezire Kantonu, 27 Ocak’ta Kobani Kantonu ve 29 Ocak’ta Afrin Kantonu ardı ardına demokratik özerkliklerini duyurdular. Her kanton, kendi yerel meclisi ve hükümetiyle (bakanlar kurulu) idare edilmeye başlandı. Özerklik ilanları yapılırken, merkezi Şam yönetimi veya muhalif Suriye Ulusal Koalisyonu gibi yapılar sürece dahil edilmedi; bu aktörler bilgilendirilmediği gibi tanıma yönünde bir adım da atmadılar. Suriye muhalefeti (özellikle Türkiye destekli gruplar) açıkça bu kanton modeline karşı çıktı, Esad rejimi ise başlangıçta resmi bir tepki vermeyerek gelişmeleri izlemekle yetindi. Rojava kantonlarının kuruluşu, Suriye İç Savaşı’nın seyrinde yeni bir cephe açılmasına yol açtı. Nitekim 2013’ten itibaren, özellikle El Kaide bağlantılı El Nusra Cephesi ve akabinde IŞİD (Irak-Şam İslam Devleti), Kürt kontrolündeki bu bölgelere yönelik saldırılara başladılar. Kürtler yalnızca kendi öz savunma gücü YPG (ve kadın savunma birlikleri YPJ) ile direniyor, aynı zamanda kanton yönetimlerinde farklı etnik/dini grupları temsil eden bir sistem kurmaya çalışıyorlardı. Rojava anayasası sayılan Toplumsal Sözleşme’de insan haklarına saygı, kadın-erkek eşitliği, din özgürlüğü, ölüm cezasının kaldırılması gibi ilkeler benimsendi. PYD yönetimi, Rojava devrimini tek bir etnik gruba dayandırmadığını, tüm kuzey Suriye halkları için bir alternatif model inşa ettiklerini ilan etti. Bu doğrultuda kanton hükümetlerinde ve meclislerinde Kürtlerin yanı sıra bölgede yaşayan Arap, Süryani, Ermeni ve Türkmen temsilcilere de yer verildi. Örneğin Cezire Kantonu yönetimi üç eşbaşkanlık sistemini (Kürt, Arap, Süryani) benimsedi; resmî diller Kürtçe, Arapça ve Süryanice olarak ilan edildi.

2014 yılı, Rojava’nın hem iç yapılanması hem de dış tehditle mücadelesi açısından kritik bir yıl oldu. İlkbaharda kanton yönetimleri kurumsallaşmaya çalışırken, yaz aylarında IŞİD Rojava’ya topyekûn saldırıya geçti. IŞİD militanları, kısa sürede Kürt kantonlarını birbirinden ayıran bölgeleri ele geçirerek Kobani’yi kuşattılar. Eylül 2014’te başlayan Kobani Kuşatması, yaklaşık dört ay sürdü ve uluslararası kamuoyunun dikkatini Rojava’ya çekti. YPG/YPJ güçleri, ağır silahlarla donatılmış IŞİD’e karşı şehir savaşı vererek direniyor, bu direniş dünya çapında sembolik bir önem kazanıyordu. ABD öncülüğündeki koalisyon, IŞİD’i durdurmak için ilk kez doğrudan devreye girerek Kobani’de hava saldırılarıyla YPG’ye destek verdi. Nihayet Ocak 2015’te IŞİD püskürtüldü ve Kobani kurtarıldı. Kobani direnişi, Rojava’nın uluslararası alanda tanınmasını ve YPG’nin IŞİD’e karşı etkili bir müttefik olarak görülmesini sağladı. Bunun sonucunda, 2015’in sonlarında ABD desteğiyle Suriye Demokratik Güçleri (SDG) adı altında Kürt, Arap ve Süryani bileşenlerden oluşan daha geniş bir koalisyon kuruldu. SDG’nin siyasi kanadı olarak da Suriye Demokratik Konseyi oluşturuldu. SDG, Rojava’yı savunmanın ötesinde IŞİD’e karşı genel bir taarruza girişerek 2015-2019 yılları arasında Fırat’ın doğusundaki geniş toprakları (Tel Abyad, Menbic, Rakka, Deyrizor vb.) IŞİD’den temizledi.

Günümüzde Rojava: Siyasi ve Askeri Durum, Uluslararası İlişkiler ve Gelecek

Rojava, resmî adıyla Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi, Suriye İç Savaşı’nın koşullarında ortaya çıkmış bir de facto özerk yönetimdir. 2014’te kantonlar şeklinde başlayan yapılanma, Mart 2016’da kantonların bir araya gelerek Federasyon ilan etmesiyle yeni bir aşamaya geçti. Bugün Rojava yönetimi; yasama meclisi, yürütme konseyi ve çeşitli komitelere sahip, kendine özgü bir “demokratik özerklik” modeli uygulamaktadır. Yönetimde eşbaşkanlık sistemi ve çok etnikli temsil esas alınmıştır: Örneğin 2016’da ilan edilen Kuzey Suriye Federasyonu’nda kurucu meclisin eşbaşkanlarından biri Kürt (Hediye Yusuf), diğeri Arap (Mensur El-Selum) olarak seçilmiştir.

Toplumsal sözleşme, halkların kardeşliği ve yerinden yönetim ilkelerine dayanan Rojava modeli, “demokratik konfederalizm” ideolojisini rehber almaktadır (bu ideoloji Abdullah Öcalan tarafından geliştirilmiş olup etnik kimlikten ziyade yerel demokrasi ve ekoloji gibi kavramlara vurgu yapar). Askeri alanda, özerk yönetimin güvenliği SDG çatısı altındaki YPG/YPJ güçleri ve yerel asayiş birimleri tarafından sağlanmaktadır. SDG, 2019’da IŞİD’in toprak hakimiyetinin sonlandırılmasında kritik rol oynamış ve uluslararası arenada saygınlık kazanmıştır. Her ne kadar sahada fiilen varlık gösterse de, Rojava yönetimi büyük bir meşruiyet mücadelesiyle karşı karşıyadır. Uluslararası ilişkiler bağlamında Rojava’nın durumu oldukça çetrefillidir. Hiçbir devlet, Rojava’yı bağımsız bir siyasi oluşum olarak resmen tanımış değildir. Suriye merkezi hükümeti, kuzeydeki özerklik ilanlarını yasa dışı saymakta ve ülke toprak bütünlüğüne aykırı görmektedir. Nitekim Baas rejimi lideri Beşşar Esad, federasyon ilanının ardından bunu tanımayacaklarını belirtmiş, PYD lideri Salih Müslim ise buna cevaben gerekirse Suriye’den tamamen ayrılabileceklerini söyleyerek restleşmiştir.

Fiiliyatta ise Şam yönetimi ile Rojava arasında çatışmadan ziyade kontrollü bir gerilim söz konusudur. 2012’den beri Kamışlı ve Haseke şehir merkezlerinde rejim güçleri ve kurumları kısmen varlığını korurken, çevre mahalleler ve kırsal Rojava’nın kontrolündedir. Zaman zaman (özellikle 2016 ve 2018’de) rejim ile YPG güçleri arasında Kamışlı’da silahlı gerginlikler yaşansa da, genel olarak iki taraf da doğrudan çatışmaktan kaçınmıştır. 2019 sonlarında Türk harekâtı sonrasında SDG ile Suriye ordusu arasında varılan sınırlı anlaşma çerçevesinde, bazı sınır kasabalarına (Menbic, Tel Rıfat gibi) Suriye birlikleri yerleşmiş ve Türk ordusuna karşı bir tampon oluşturulmuştur. Rojava’nın en kritik dış aktörü, ABD liderliğindeki uluslararası koalisyondur. 2014’ten itibaren Kobani süreciyle başlayan ABD-YPG iş birliği, zamanla SDG’nin koordineli müttefikliğine dönüştü. Halen (2025 itibariyle) yaklaşık 900 civarında Amerikan askeri, SDG’ye destek için Suriye’nin doğusunda (Haseke, Deyrizor bölgelerinde) konuşlanmış durumdadır. ABD, Rojava’yı resmen tanımamakla birlikte IŞİD’le mücadele ortağı olarak fiilen himaye etmektedir. Bu durum, Rojava’nın Türkiye ile ilişkilerini ise son derece gergin hale getirmiştir. Türkiye, PYD/YPG’yi PKK’nın uzantısı ve terör örgütü ilan etmiş, Suriye’nin kuzeyindeki Kürt yapılanmasını ulusal güvenliğine bir tehdit olarak görmüştür. Bu nedenle 2016’dan bu yana Türkiye, Suriye topraklarında üç büyük askerî harekât gerçekleştirmiştir: Fırat Kalkanı (2016) ile Cerablus-Azez hattını kontrol altına alarak Rojava kantonlarını batıda Akdeniz’e açılma olanağından mahrum bıraktı; Zeytin Dalı Harekâtı (2018) ile Rojava’nın Afrin Kantonu’nu ele geçirerek buradaki Kürt nüfusun büyük kısmını göçe zorladı (Afrin’in Kürt nüfusunun önemli bölümü bu harekât sonrası yerinden edilmiştir) Türkiye destekli gruplar, bu operasyon bölgelerinde kontrolü ellerinde tutarken Kürt nüfusun bir kısmı bölgeden kaçmak zorunda kaldı. İnsan hakları örgütleri, özellikle Afrin ve Resulayn hattında demografik yapının değiştirilmesi, Kürt mallarına el konulması, keyfi tutuklamalar gibi ihlaller rapor etmişlerdir.

Bölgesel düzlemde, Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi (IKBY) ile Rojava’nın ilişkileri dalgalı bir seyir izlemiştir. Barzani yönetimi başlangıçta PYD’nin PKK bağlantısından rahatsız olup Rojava’ya ambargo uygulasa da (2012-2013’te sınır kapısı kapatılması gibi), IŞİD tehdidi karşısında 2014 Kobani direnişi sırasında IKBY, Peşmerge güçlerini yardıma göndererek PYD ile geçici bir dayanışma sergilemiştir. Yine de siyasi rekabet sürmektedir; ENKS ile PYD arasında arabuluculuk yapan IKBY, Rojava yönetiminde kendi müttefiklerinin daha fazla söz sahibi olmasını istemektedir. İran ise Rojava’ya temkinli yaklaşmakta, ABD nüfuzunu artırdığı için mesafeli durmaktadır. Rusya, Suriye denkleminde Kürt kartını zaman zaman kullanarak Türkiye’yi dengelemeye çalışmakta, ancak nihai olarak Şam’ın otoritesinin yeniden tesisinden yana olduğu için Rojava’nın özerkliğine açık destek vermemektedir. Rojava’nın geleceği, büyük ölçüde Suriye iç savaşının nihai çözümüne ve uluslararası aktörlerin tavrına bağlıdır. Olası senaryolardan biri, Şam ile Kürtler arasında bir özerklik anlaşması yapılmasıdır. Rojava yönetimi, Suriye’nin toprak bütünlüğü içinde kalmak şartıyla anayasal bir statü talep etmektedir. Önerdikleri model, Kuzey Irak’taki Kürdistan Bölgesi’ne benzer şekilde federatif bir yapıdır. Beşşar Esad hükümeti ise ancak kültürel haklar ve yerel idare kolaylıkları tanıyabileceklerini, fakat federal bir yapı ya da etnik temelli özerkliği kabul etmeyeceklerini dile getirmektedir.

BM gözetiminde yürütülen Suriye anayasa görüşmelerinde Kürtlerin temsiliyeti zayıf kalmış olsa da, sahadaki gerçeklik onları göz ardı etmeyi zorlaştırmaktadır. Bir diğer senaryo, ABD güçlerinin Suriye’den tamamen çekilmesi halinde Türkiye veya rejim güçlerinin Rojava’yı kısmen veya tamamen kontrol altına almasıdır. Böylesi bir durumda yeni çatışmaların çıkması ve on binlerce Kürdin tekrar göç etmesi muhtemeldir. Üçüncü bir yol ise, mevcut de facto durumun sürmesi, yani ne tam barış ne tam savaş halinde Rojava’nın bir süre daha varlığını korumasıdır. Günümüzde Rojava, IŞİD’in kalıntılarıyla mücadeleye devam ederken (SDG cezaevlerinde on binlerce IŞİD tutuklusu bulunmaktadır), aynı zamanda bir yönetim modeli olarak kendini ispatlama çabasındadır. Eğitimin üç dilde yapılması, kadınların karar alma mercilerindeki etkin rolü, seküler ve çoğulcu bir toplum düzeni inşası gibi konularda Rojava deneyimi bazı çevrelerce övgüyle izlenmektedir.

Örneğin 2023 yılında Rojava yönetimi, Türkiye’nin sınır ötesi operasyonlarında sivil altyapıya verdiği zararlar konusunda BM’ye resmi rapor sunarak uluslararası destek arayışını sürdürmüştür. Avrupa’nın çeşitli ülkelerinden yerel yönetimler veya parlamenterler de zaman zaman Rojava’yı ziyaret ederek gayriresmî ilişkiler geliştirmektedir. Bu temaslar, Rojava’nın yalnız kalmaması açısından önem taşımaktadır. Sonuç itibariyle, Suriye Kürtlerinin Osmanlı’dan günümüze uzanan hikâyesi, statüsüzlükten özerklik arayışına doğru zorlu bir yolculuktur. Osmanlı döneminde imparatorluk tebaası olan, manda döneminde ulusal sınırların bölünmesiyle kimlikleri görmezden gelinen Kürtler, Bağımsız Suriye’de uzun süre sistematik asimilasyona maruz kalmıştır. 21. yüzyılda ise tarihlerinde ilk kez kendi kendini yöneten bir idari yapıyı – tüm eksik ve tartışmalarına rağmen – kurmayı başarmışlardır. Suriye’nin geleceğinde Kürtlerin konumu henüz netleşmemiş olsa da, Rojava deneyimi hem bölgesel dengeleri hem de ulus-devlet anlayışını sarsan bir olgu olarak tarihe geçmiştir. Bu kapsamlı süreç, uluslararası hukuk, etnik haklar ve jeopolitik rekabet ekseninde gelişmeye devam edecektir. Suriye Kürtlerinin talihi, büyük ölçüde bölgedeki barış ve istikrarın kurulmasına bağlıdır. Ancak bugün gelinen noktada açıktır ki, Suriye Kürtleri artık “unutulmuş bir halk” olmaktan çıkmış, aksine hem sahada hem diplomaside dikkate alınması gereken bir aktör haline gelmiştir. Bu da yaklaşık bir asırlık mücadelenin önemli bir neticesidir.

MUHAMMED BİLAL BARAN

İLGİLİ YAZILAR

Mervânî Kürt Devleti’nin Diyarbakır ve Çevresindeki İmar Faaliyetleri

Evliya Çelebi’nin Seyahatnamesinde Kürtler ve Kürdistan

Kürtlerin Dini Diller Üzerinden Görünmez Kılınışı

Yarsani–Kakai Geleneği ve Serencamname: Ortaçağ’dan Kürd Alevi Düşüncesine-İsmet Yüce

Dünden Bugüne, Ermenilerde Bitmeyen Kürd Nefreti-Celal Temel

ETİKETLENDİ: suriye kürtleri, suriye kürtleri tarihi
admin 11 Mayıs 2025 11 Mayıs 2025
Bu Makaleyi Paylaşın
Facebook Twitter Whatsapp Whatsapp Copy Link Print
Paylaş
Önceki Makale Mervaniler: Kürt Devleti, Tarih, Kültürel Mirası ve Tarih Yazımı
Sonraki Makale Kızıl Kürdistan İşgali, 17 Mayıs 1992
Yorum bırakın Yorum bırakın

Bir yanıt yazın Yanıtı iptal et

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

SOSYAL MEDYADA BİZ

130 Takip Beğen
2k Takip Takip Et

SON EKLENENLER

Descartes Rüya Argümanı; İtirazlar ve Yanıtlar
Felsefe 2 Kasım 2025
Max Scheler: Fenomenoloji, Değer Etiği ve Kişi Felsefesi
Felsefe 2 Kasım 2025
Girolamo Cardano: Ruh, Doğa, Kozmik Düzen ve Ahlak
Felsefe 2 Kasım 2025
Unutmayın! 5 Dolara Satılan Kızlar ve Kaybolan Vicdanlar
Sosyoloji 1 Kasım 2025

İLGİLİ YAZILAR

Tarih

Mervânî Kürt Devleti’nin Diyarbakır ve Çevresindeki İmar Faaliyetleri

admin admin 31 Ekim 2025
Tarih

Evliya Çelebi’nin Seyahatnamesinde Kürtler ve Kürdistan

admin admin 30 Ekim 2025
Tarih

Kürtlerin Dini Diller Üzerinden Görünmez Kılınışı

admin admin 30 Ekim 2025
Tarih

Yarsani–Kakai Geleneği ve Serencamname: Ortaçağ’dan Kürd Alevi Düşüncesine-İsmet Yüce

admin admin 24 Ekim 2025
Gazete Pan
bizi takip et

TASARIM VE PROGRAMLAMA : Adana Web Tasarım

adbanner
Reklam Engelliyici Farkettik
Lütfen Web Sitemize Destek İçin Adblocker'ı Kaldırınız
Okay, I'll Whitelist
Welcome Back!

Sign in to your account

Şifrenizi mi kaybettiniz?