ÖZGE UZKARALAR
Savaş ve kurbanlar toplumun unutmak istediği bir şeydir; acılı ve nahoş olan her şeyin üzerine bir unutuş örtüsü çekilir. (J.Herman) Yoksulluk da üzerine örtü çekilmiş olgulardan biridir. Elbette hepimiz görmediğimiz şeyi yok sayma eğilimindeyiz. Byung Chul Han, “Palyatif Toplum” adlı eserinde “olumluluk toplumu”ndan bahseder. Bu toplum her türlü olumsuzluktan kurtulmaya çalışır. Psikoloji de bu paradigma değişimini izleyerek “ acı çekme” psikolojisi şeklindeki negatif psikolojiyi terk ederek sıhhat, mutluluk ve iyimserlikle ilgilenen “pozitif psikolojiye” yönelmiştir. Peki, olumluluk toplumunun yoksulluğa bakışı nedir?
Foucault şöyle demiştir; “Benim sorunum temelde kendimizi mahkumları halinde bulduğumuz gizli sistemleri tanımlamaktır; farkında olmadan uyguladığımız dışlama ve sınırlar sistemini kavramak istiyorum; kültürel bilinçdışını görünür kılmak istiyorum”. Yoksulluk konusu, dışlanma sisteminin en önemli ve belki de en görülmez olgularından biridir. Literatüre geçen sosyal dışlanma kavramı; bireylerin ya da hanelerin; ya kaynaklardan ya da daha geniş bir ölçekteki cemaatle veya toplumla sosyal bağlar kurmaktan yoksun bırakılmaları sürecini kapsayan bir kavramdır( Marshall,1999). Bireyin toplumla bağlarının kopması, birey için en az maddi mahrumiyet kadar ağır sonuçlar doğurur.
Genel itibariyle yoksul bireyin hissettiği duygular; utanç, suçluluk, değersiz hissetme, öfke gibi duygulardır. Bunlar da patolojik yas, depresyon, melankoli gibi rahatsızlıklara dönüşürler. Biz Carl Gustav Jung sayesinde biliyoruz ki yıkıcı duyguları dengeleyen yaratma eylemleridir. Bu yaratımdan uzak, karnını doyurma ile özdeşleşen var oluş yıkıcı duygularının üstesinden gelmekte zorlanacaktır.
- Sponsorlarımız -
Bir hayatın kırılganlığına (incinmişliğine) olumlu bir fayda sunmanın yolu, o hayatın kırılganlığını idrak etmekle başlar. Toplum ise incinmiş hayatı iktidarın ona sunduğu perspektif çerçevesinde idrak eder. Bugün yoksul hayatı “yas” ilişkisi içinde tanımlamayışımız iktidarın sunduğu paradigmayla yakından ilişkilidir. Burada önemli diğer bir konu yoksul insanın hayatının değeridir. Judith Butler şöyle şöyler;
“Hayatın değeri ancak kaybın önemli sayıldığı koşullarda öne çıkabilir. Dolayısıyla yası tutulabilirlik ancak bir önemi olan hayata dair bir varsayımdır… “asla yaşanmamış olacak bir hayat” hiçbir saygınlık, hiçbir tanıklık olmadan sürdürülen ve kaybedildiğinde yası tutulmayan bir hayat söz konusudur. Yası tutulabilirliğin idraki, kırılgan hayatın idrakini inceler ve mümkün kılar. Yası tutulabilirlik yaşayan varlığın yaşadığının, başından itibaren hayat-olmayan bir şeylere maruz kaldığının idrak edilmesini mümkün kılar.”
Toplumdaki yoksulların sosyal dışlanmaya maruz kalması, yoksulların ve zenginlerin farklı mahallelere ayrılmış olması birbirlerini tanımalarını zorlaştırmıştır. Yoksulların mahallelerinin sosyal güvenlik problemi içinde olması da bu karşılaşmanın engellerinden biridir. Kültürel yoksulluk da ekonomik yoksulluktan bağımsız olmadığından bu alt-üst tabakaların birbirini tanıması ve idrak etmesi adeta imkansızlaşmıştır. Yoksulluğu görmeyen ve bunun acısını hissetmeden yaşayan birey, yoksulluğa nasıl olumlu katkıda bulunabilir?